Create Account - Sign In
Browse - New Book - My Books - Sell - Groups - $19 ISBNs - Upload / Convert - Help - follow us!   

Advertisement



SIMYACI



Paulo Coelho, Rio de Janeiro'da dogdu. Roman


yazarligina baslama-


dan önce, oyun yazari, tiyatro yönetmeni ve sevilen bir


sarki sözü


yazariydi. Coelho, gençliginde bir hippiydi. 1986 yilinda


Hiristiyan-


Iarin, Bati Avrupa'dan baslayip Ispanya'da Santiago de


Compostela


kentinde sona eren geleneksel haç yolculugunu yapti; bu


deneyimini


1987 yilinda yayinladigi The Pllgrimage (Hac) adli


kitabinda anlatti.


1988 yilinda yayinlanan ikinci kitabi Simyaci, Coelho'yu


en çok oku-


nan çagdas yazarlardan biri yapti. Öteki kitaplari;^ Brida,


Valkürler


ve son yazdigi Piedra Irmaginin Kiyisinda Oturdum,


Agladim'dir.


Simyaci, 42 ülkede yayinlandi, 26 dile çevrildi. Bu kitap,


Coelho'yu


Gabriel Garcia Mârquez'in arkasindan en çok okunan


Latin Ameri-


kali yazarlardan biri konumuna getirdi. Felsefe Tasi'nin gizlerini


bilen


ve bunu kullanan simyaci


J. 'ye




Yollarina giderken Isa bir


köye


girdi. Marta adli bir kadin onu


evine


kabul etti.


Meryem adli bir kizkardesi


var-


di, o da Rabbin ayaklari dibinde


otu-


rup onun sözünü dinlerdi.


Marta ise, isin çoklugundan


sa-


Sirmisti; Isa'ya giderek dedi:


' - Ya Rab, kizkardesimin


hiz-


mette beni yalnu birakmasi sence


bir


sey degil midir? Imdi ona söyle bwa


yardim etsin.


Fakat Rab cevap verip dedi:


- Marta, Marta, sen birçok


sey-


ler için üzülüp telas ediyorsun;


fakat


bir seye ihtiyaç vardir ve Meryem,


kendisinden alinmayacak olan iyi


pa-


yi seçmistir.


INCIL, LUKA,


X, 38-42



Öndeyis




BIR KERVANCININ GETIRDIGI KITABI


ELINE


aldi Simyaci. Kapagi yoktu kitabin, ama gene de


yazarinin


kim oldugunu anladi: Oscar WIlde'di yazar. Kitabin


sayfa-


larini karistirirken, Narkissos'u anlatan bir öyküye rastla- di.


Narkissos'un, kendi güzelligini her gün bir gölün


su-


larinda seyretmeye giden bu yakisikli delikanlinin


efswesi-


ni biliyordu Simyaci. Bu delikanîi kendi görüntüsüne öy-


lesine vurgunmus ki günün birinde göle düsüp


bogulmus.


Onun göle düsüp boguldugu yerde de bir çiçek açmis,


bu


çiçege nergis adi verilmis.


Ama kendi yazdigi öyküyü böyle bitirmiyordu


Oscar


Wilde.


Tatli su gölünün kiyisina gelen orman tanriçalari


Ore-


as'larin onu bir aci gözyasi kavanozuna dönüsmüs olarak


bulduklarini yaziyordu Oscar Wilde.


- Neden agliyorsun? diye sormus Oreas'lar.


- NarkIssos için agliyorum, diye yanitlamis göl.


- Ne vaT bunda sasilacak, demis bunun


üzerine or-


mw tanriçalari. Bizler ormanlarda bosu bosuna onun


pe-


sinde dolasir dururduk, ama onun güzelligini yalnizca sen


görebilirdin yakindan. - Narkissos yakisikli bir genç miydi? diye


sormus


göi.


- Bunu senden daha iyi kim bilebilir ki? diye


karsilik


vermis iyice sasiran Oreas'Iar. Her gün senin kiyilarina


ge-


lip sularina bakiyordu!


Göl bir süre sessiz kalmis. Sonra söyle


konusmus:


- Narkîssos için agliyorum, ama onun yakisikli


oldu-


gunu hiç fark etmemistim ben. Narkissos için agliyorum,



1


1



çünkü sularima egildigi zaman, gözlerinin derinliklerinde


kendi güzelligimin yansimasini görebiliyordum.



- Iste çok güzel bir hikâye, dedi Simyaci.



* 12



Birinci Bölüm




DELIKANLININ ADI SANTIAGO IDI. SÜRÜ-


süyle birlikte eski, terk edilmis kilisenin önüne geldiginde


günes batmak üzereydi. Kilisenin çatisi çoktwdir çökmü§,


bir zamanlar ayin esyalarinin konuldugu yerde kocaman


bir fIravuninciri büyümüstü.


Delikanli geceyi burada geçirmeye karar verdi.


Bütün


koyunlarini yikik kapidan içeri soktu. Koyunlarin, gecele-


yin kaçmalarina engel olacak sekilde, kapiya birkaç tahta


koydu. Bu bölgede kurt falan yoktu, ama bir keresinde bir


kaçak koyunu bulmak için, ertesi gün bütün gün dolas-


mak zorunda kalmisti.


Yamçismi yere yayip üzerine uzandi, okuyup


bitIrdi-


gi kitabi da yastik olarak basinin altina koydu. Uykuya


dalmadan önce, artik daha kalin kitaplar okumasi gerekti-


gini düsündü: Okunmalari daha uzun sürer, geceleyin de


daha rahat yastik olurlardi.


Uyandiginda ortalik hâlâ karanlikti. Yukariya


bakti, yari yariya yikilmis çatinin arasindan parildayan yildizlari


gördü.


"Biraz daha uyusaydim," diye düsündü Bir hafta


önce-


ki düsü tekrar görmüs, gene sonunu getiremeden


uyanmis-


ti.


Kalkti, bir yudum sarap içti. Sonra degnegini eline


aIip hâlâ uyumakta olan koyunlari uyandirmaya basladi.


Hayvanlarin çogunun tipki kendisî gibi uykudan hemen


siyrilip uyandiklarini fark etti. Sanki gizemli bir güç, iki


yildir, yiyecek ve su pesinde kendisiyle birlikte bütün ül-


keyi dolasip duran koyunlarin yasamina baglamisti yasa^


mini. 'Bana öylesine alistilar ki, saat düzenimi biliyorlar,*


dedi kendi kendine alçak sesle.



1


5




^ daldlktafl sonra, tersi de olabilir,' diye


düsün-


dü: Hayvaaiarin saat düzenine belki de kendisi alismisti.


Gene de, Uyanmasi geciken, koyunlar da vardi. Adlari-


ni söyleyer^ek^ sopasiyla birer birer hepsini uyandirdi.


Söy-


lediklerini koyunlarin anlayabildigine her zaman inanmi$-


ti. Bundan^ dolayi, kendisini'etkileyen kitaplarin bazi bö-


lümIerini kimi zaman onlara okur; kimi zaman da kirlarda


dola§an biç çobanin yalnizligindan ya da yasama


sevincin-


den söz ederdi onlara; kimi de ugTamayi aliskanIik


haline


getirdigi kentlerde gördügü son yenilikleri anlatirdi.


Ama, önceki günden bu yana, dört gün sonra


varacagi


kentte yasayan genç kizdan baska bir konusma konusu


aç-


mamisti. Bir tüccarin kiziydi söz konusu olan. Önceki yil,


yalnizca bir kez gelmisti buraya. Tüccarin bir kumas ma-


gazasi vardi; alacagi mal koçusunda aldatilmamak için,


ko-


yunlarin gözünün önünde kirkilmasini istiyordu. Bu ma-


gazayi ona bir arkadasi anlatmis, çoban da sürüsünü


oraya


götürmüstü. *


16 "BIRAZ YÜN SATMAK ISTIYORUM,"


DEMISTI


çoban, tüccara.


Dükkân kalabalikti, is yogundu; bu yüzden, tüccar


çobana ikindiye kadar beklemesini söyledi. Bunun


üzerine


Çoban gidip magazanin önündeki kaldirima oturdu,


heybe-


sinden bir kitap çikardi.


- Çobanlarin kitap okuyabildiklerini bilmiyordum,


dedi yanibasinda bir kadin sesi.


Uzun siyah saçlari, eski Magripli fatihleri belli-


belîrsiz


animsatan gözleriyle, tepeden tirnaga tam bir Endülüs ki-


ziydi konusan.


- Koyunlar kitaplardan daha ögreticidir, diye


yanitla-


di genç çoban.


Iki saatten fazla sohbet ettiler. Endülüs kizi,


tüccarin


kizi oldugunu söyledi, her günü birbirine benzeyen köy


yasamini anlatti. Çoban, Endülüs kirlarindan, ugradigi


kentlerde gördügü son yeniliklerden söz etti. Koyunlanyla


konusmak zorunda kalmadigi için mutluydu çoban.


- Okumayi nasil ögrendiniz? diye sordu genç kiz.


- Herkes gibi, diye yanitladi çoban. Okulda.


- Peki ama, okuma bildiginize göre niçin


çobanlik


yapiyorsunuz?


Delikanli bu soruyu yanitlamamak için


duymazliktan


geldi. Verecegi yaniti genç kizin anlamayacagindan


emin-


di. Bu yüzden, yolculuk öyküleri anlatmayi sürdürdü.


Genç kizin Magripli küçük gözleri, merak ve saskinliktan


kocaman açiliyor, kimi de iyice küçülüyordu. Zaman geç-


tikçe, zamanin hiç geçmemesini, genç kizin babasinin


isle-


rini bitirememesini ve kendisinden üç gün daha


beklemesi-


ni istemesini dilemeye basladi delikanli. Simdiye kadar


hi^



Simyaci 17^



duymadigi birseyler hissettigini fark etti: Sonsuza dek bir


yere yerlesmek istiyordu. Kara saçli genç kizin yaninda,


kuskusuz, günler birbirine benzemezdi.


Ama sonunda tüccar gelip dört koyun kirkmasini is-


tedI. Borcunu ödedikten sonra çobanin ertesi yil da ugra-


masini söyledi.


18




SIMDI BU KASABAYA ULASMAK IÇIN


ÖNÜN-


de dört gün vardi çobanin. Heyecandan içi içine sigmiyor-


du, ama yüregini koyu bir kaygi da sarmisti: Belki de


genç


kiz unutmustu onu. Yün satmak için oraya ugrayan bir yi-


gin çoban vardi.


- Pek önemli degil, dedi koyunlariyla


konusurken.


Ben de baska yerlerde baska kizlar taniyorum.*


Ama, yüreginin derinliklerinden biliyordu ki, öyle


*pek önemli degil* diyecek durumda degildi. Çobanlarin


da, tipki denizciler ve gezgin saticilar gibi, kendilerini yer-


yüzünde basibos dolasmaktan vazgeçirtecek birinin


yasadi-


gi bir kente ugrayabileceklerini biliyordu.



* 1


9




GÜNÜN ILK ISIKLARI TANYERINDEN


YÜK-


selmeye baslarken, çoban koyunlarini gündogusu yönün-


de sürmeye basladi. 'Hiçbir zaman bir karar vermek ge-


reksinimi duymuyorlar/ diye düsündü. 'Belki de bu yüz-


den hep benim yanimda kaliyorlar.' Su ve yiyecekten


bas-


ka bir seye gereksinim duymuyordu koyunlar. Onlarin


çobani olarak Endülüs'ün en iyi otlaklarini bildigi sürece,


kendisiyle her zaman dost kalacaklardi. Günesin dogusu


ile batisi arasinda eglesen, uzun saatlerden olusan


günlerin


biri ötekinden farkli olmasa da; kisacik yasamlari boyunca


tek bir kitap okumasalar, köylerde olup bitenleri anlatan


delikanlinin insan dilini anlamasalar da. Yiyecek ve suyla


yetiniyorlardi ve bu onlar için yeterliydi. Buna karsilik,


yünlerini, arkadasliklarini ve kimi zaman da etlerini cö-


mertçe sunuyorlardi.


'Günün birinde bir canavara dönüssem ve tek


tek


hepsini öldürsem, sürünün hepsini bogazladiktan sonra


ancak isin farkina varirlardi,' diye düsündü delikanli. 'Çünkü bana inaniyorlar ve artik kendi içgüdülerine gü-


venmiyorlar. Bu böyle, çünkü onlari otlaga ben götürüyo-


rum.'


Delikanli kendi düsüncelerine sasmaya, onlari


tuhaf


bulmaya basladi. Içinde firavuninciri bitmis kilise belki de


cinli-periliydi. Belki de ayni düsü bu nedenle yeniden gö-


rüyor ve her zaman sadik dost saydigi koyunlara kirsi öf-


ke duyuyordu. Önceki aksam yemeginden kalma


sarabin-


dan içti biraz ve yamçisina sarindi. Birkaç saat sonra,


güne-


sin ükselrnesiyle artan bunaltici sicaklar yüzünden sürü-


sünü kirda dolduramayacagini biliyordu. Yazin bu saatte


bütün ispanya uykuya dalardi Sicak, gece ininceye kadar



sürerdi, ama bu arada yamçisini yin.naa t^irr.A 20-in


daydi. Her seye karsin, bu yükten /ak.r.-r. < - k*, -'.p?


zaman, sabah ayazmi bu yük sayesinde _-


>i..j;etme:.Igi'~


animsiyordu kuskusuz.


'Havanin beklenmedik degiSiK.u.\leri.-e ka.-si


\cArr


ya her zaman hazir olmaliyiz,' dht: uüsu'. ^ord- r zö- man; yamçinin agirligina katianmavi minnetle kabai edi-


yordu.


Yamçinin da bir varlik nedeni vardi, tipki delikanli-


nin hikmeti vücudu gibi. Orasi senin, burasi benim Endü-


lüs ovalarini iki yil dolastiktan sonra, belgenin bütün


kentlerini ezbere ögrenmisti; yasamina anlam veren |ey


gezip dolasmakti.


Basit bir çobanin neden okuma biidigin., bu ke/


genç


kiza açiklamak niyetindeydi: On aki yasina kadar papiz


okuluna gitmisti. Anababasi, onun din adami olrnisim is-


temislerdi; tipki koyunlari gibi, yalnizca su ve yiyecek için


çalisan yoksul bir köylü ailesi için gurur kaynagiy Ji böyle


bir sey. Latince, ispanyolca ve dinbilim okumust'-i. Ama,


daha küçüklügünden itibaren dünyayi tanimayi hayal e"


misti, Tanriyi ya da insanin günahlarini ögrenmek:.: .;ok


daha Önemliydi böyle bir sey. Bir aksam, ailesini g-,n.ie\t


giderken, bütün cesaretini toparlayip t^hasma r vhip oi-


mak istemedigini söyledi. Yolculuk yapmak istiyordu.



- Dünyanin bütün insanlari sim üye kad"r t-j


köy-


den gelip geçtiler, oglum. Buraca yeni peyler anmayi gel-


diler, ama hiç degismediler. Satoyu gezmek için tepeye


çi-


karlar ve geçmisin günümüzden daha iyi olduguna karar verirler. Saçlarinin rengi ister açik, ister koyu olsun, hepsi


de köyümüzün insanlarina benzerler


- Ama ben, bu insanlarin geMikbri ülkelerdeki


"to-


lari bilmiyorum, diye yanitladi delikanli.


- Bu insanlar, tarlalarimiz!, kadinianmizi


görünce,


her zaman burada yasamak istediklerini seklerle;. dir-


sürdürdü baba.




- Onlarin geldikleri yerlerin kadinlarini ve


toprakla-


rini tanimak istiyorum, dedi ogul bunun üzerine. Çünkü


hiçbiri bizimle kalmiyorlar burada.


- Ama bu insanlarin cepleri para dolu, dedi baba.


Bi-


zim burada, yalnizca çobanlar baska yerleri görebilirler.


- Öyleyse, ben de çoban olacagim.


' Bunun üzerine baba hiçbir sey söylemedi. Ertesi


gün,


içinde üç eski ispanyol altin lirasi bulunan bir kese verdi


ogluna.


- Bunlari bir gün tarlada bulmustum. Rahiplige ka-


bul edilme töreninde kiliseye vermeyi düsünüyordum. Git, kendine bir sürü al ve en iyisinin bizim satomuz, en


güzel kadinlarin da bizim kadinlarimiz oldugunu ögrenin-


ceye kadar dünyayi dolas.


Ve baba oglunu kutsadi. Delikanli, babasinin


gözle-


rinde de dünyayi dolasma isteginin bulundugunu gördü.


Her gece uyumak, yemek ve içmek için hep ayni yerde


ka-


larak yillarca kurtulmaya çalismis olmasina karsin, hâlâ


canli kalan bir istekti bu.


22




UFUK KIZARDI, SONRA GÜNES


GÖRÜNDÜ.


Delikanli, babasiyla yaptigi konusmayi animsadi ve


kendi-


ni mutlu hissetti; daha simdiden birçok sato, birçok kadin


tanimisti (ama bu kadinlardan hiçbiri, iki gün sonra göre-


cegi kadinin eline su bile dökemezdi). Bir yamçisi, bir


bas-


kasiyla degistokus edebilecegi bir kitabi ve bir sürüsü var-


di. Bununla birlikte, en önemlisi, her gün yasaminin bü-


yük düsünü gerçeklestiriyordu: Geziyordu. Endülüs


ovala-


rindan bikinca, koyunlarini satip denizci olabilirdi. Deniz- den usandigi zaman da birçok kent, birçok kadin


tanimis,


birçok mutluluk olanagi yasamis olurdu.


'Papaz okuluna, Tanriyi aramaya nasil


gidebilirim?'


diye düsündü, dogan günese bakarak. Bunun olasi


oldugu


durumlarda, bir yolunu bulup bir baska yolculuga çikiyor-


du. Buradan kaç kez geçmis olmasina karsin, bu harap


kili-


seye kadar hiç gelmemisti. Dünya büyüktü, sonu gelmi-


yordu. Kisa bir süre de olsa, koyunlarinin kendisine yol


göstermesine izin verse, sonunda bir yigin ilginç seyler


kesfederdi. "Sorun su ki, her gün yeni bir yere gittiklerinin


farkina varmiyorlar. Otlaklarin degistigini, mevsimlerin


birbirine benzemedigini anlamiyorlar. Çünkü yiyecek ve


sudan baska bir kaygilari yok.'


"Belki de herkes için durum böyledir,' diye


düsündü


çoban. Tüccarin kizina rastladigimdan bu yana baska bir


kadin düsünmeyen benim için bile.'


Gökyüzüne bakti. Hesaplamalarina göre, ögle


yeme-


ginden önce Tarifa'da olacakti. Orada, kitabini daha kalin


bir kitapla degistirebilir, sisesini sarapla doldurur, saç- sakal


tirasi olabilirdi; kizin yanina gitmeden önce iyice hazirlan-


maliydi. Daha fazla koyunu olan bir baska çobanin,


kendi-



2


3



sinden önce davranip genç kiza talip olma olasiligini dü-


sünmek bile istemiyordu.


"Bir düsü gerçeklestirme olasiligi yasami


ilginçlestiri-


yor,' diye düsündü, günesin durumuna tekrar bakip adim-


larini hizlandirarak. Tarifa'da düs yorumcusu bir yasli ka-


dinin yasadigini ammsamisti. Daha önce bir kez görmüs


oldugu bu düsü, bu gece de görmüstü.


24




YASLI KADIN, DELIKANLIYI EVIN


ARKASIN-


daki bir odaya götürdü, odayi salondan rengârenk bir


plas-


tik perde ayiriyordu. Odada bir masa, bir Isa'nin Kutsal Yüregi1 tasviri ve iki sar dalye vardi.


Yasli kadin oturdu, delikanliya da oturmasini


söyledi.


Sonra delikanlinin iki elini ellerinin arasina aldi ve usulca


dua etmeye basladi.


Söyledikleri bir Çingene duasina benziyordu.


Simdiye


kadar, dolasirken bir yigin Çingeneye rastlamisti. Bu in-


sanlar da dolasiyorlardi, ama koyunlarla ilgilenmiyorlardi.


Söylenenlere bakilirsa, bir Çingenenin isi-gücü durmadan


insanlari aldatmakti. Seytanla anlasma yaptiklari,


çocukla-


ri kaçirip gizli barinaklarinda bunlari köle gibi kullandik-


lari da söyleniyordu. Genç çoban, çocukken, Çingeneler


tarafindan kaçirilmaktan korkmustu her zaman. Yasli ka-


din ellerim tutunca bu eski korkuyu animsadi delikanli.


'Ama burada isa'nin Kutsal Yüregi tasviri var,'


diye


düsündü, kaygilarindan kurtulmak isterken. Elinin titre-


meye baslamasini, yasli kadinin da onun bu


ürküntüsünü


fark etmesini istemiyordu. Sessizce bir Tanri Babamiz


du-


asi okudu.


- Ilginç... dedi yasli kadin, gözlerini delikanlinin elin-


den ayirmaksizm. Ve tekrar sustu.


Delikanli, giderek sinirlendigini hissediyordu. Ama


elinin titremesine engel olamadi ve yasli kadin fark etti


bu-


nu. Hemen ellerini çekti kadinin ellerinden.


- Buraya el falina baktirmak için gelmedim, dedi.


Bu


eve geldigi için artik, pismanlik duyuyordu. Bir an, kadina


1 Isa'nin Tann sevgilinin limgeji. (Çrv.)



2


5



ücretini ödemenin ve hiçbir sey ögrenmeden buradan ay-


rilmanin daha iyi olacagini düsündü. Ne var ki, üst üste


gördügü ayni düsün ne anlama geldigini ögrenmek çok


önemliydi onun için.


- Gördügün düsler hakkinda bilgi almaya geldin,


de-


di bunun üzerine yasli kadin. Ama düsler Tanrinin diliyle


konusurlar. Tanri dünyanin diliyle konusursa bunun yo-


rumunu yapabilirim. Ama senin ruhunun diliyle konustu-


gu zaman bunu yalnizca sen anlayabilirsin. Gene de danis-


ma ücreti ödeyeceksin bana.


'Gene bir dalavere,' diye düsündü delikanli. Her


seye


karsin, tehlikeyi göze almaya karar verdi. Bir çoban, kurt


ya da kuraklik tehlikesiyle her zaman karsi karsiyadir;


ama, çobanlik meslegini çekici kilan da budur zaten.


- Ayni düsü iki kez üst üste gördüm.


Koyunlarimla


bir otlaktaydim. Derken bir çocuk göründü ve koyunlarla


oynamaya basladi. Insanlarin koyunlarimla


oynamasindan


pek hoslanmam; tanimadiklari insanlardan korkarlar.


Ama kendileriyle oynamaya gelen çocuklardan korkmaz-


lar. Neden bilmem. Hayvanlarin, insanlarin yasini bilme-


leri sasirtici bir sey.


- Sözü gördügün düse getir, dedi yasli kadin.


Ateste


tencerem var. Hem zaten fazla paran da yok, bütün


zama-


nimi alamazsin.


- Çocuk bir s üre koyunlarla oynuyor, diye


sürdür-


dü konusmasini çoban, biraz sikintiyla. Ve birden


elimden tutuyor, beni Misir Piramitlerine götürüyor.


Yasli kadinin Misir Piramitlerinin ne oldugunu


bilip


bilmedigini anlamak için bir an sustu. Ama kadin sessizli-


gini bozmadi.


- Sonra, Misir Piramitlerinin (yasli kadinin iyice


an-


lamasi için bu sözcükleri tane tane söylüyordu) önünde,


çocuk bana, 'Buraya gelirsen, gizli bir hazine


bulacaksin,'


diyor. Ve tam bana hazinenin yerin'i gösterecegi sirada


uyaniyorum, iki kez oldu.



26




Yasli kadin bir süre sustu. Sonra, delikanlinin


ellerini


tuttu, dikkatle inceledi.


- Artik senden para istemiyorum, dedi


sonunda.


Ama hazineyi bulacak olursan onda birini isterim.


Delikanli gülmeye basladi. Sevinçten gülüyordu.


Böylece, gördügü hazine düsleri sayesinde,


cebindeki


pek az parayi da harcamamis oluyordu! Bu yasli kadin ger-


çekten bir Çingene olmaliydi. Çingeneler biraz tuhaftirlar.


~ Iyi de, nasil yorumluyorsunuz bu düsü? diye


sordu


delikanli.


- Önce yemin edeceksin. Sana


söyleyeceklerime kar-


silik, hazinenin onda birini bana' verecegine dair yemin


edeceksin.


Delikanli yemin etti. Yasli kadin, gözlerini Isa'nin


Kutsal Yüregi tasvirinden ayirmaksizm tekrarlamasini


iste-


di.


- Dünya Dili'nde bir düs bu, dedi ardindan. Bunu


yorumlayabilirim, ama çok zor bir yorum. Iste bu yüzden


bana verecegin paya deger.


- Yorumum söyle: Misir Piramitlerine


gitmelisin.


Neyin nesidir bunlar bilmiyorum, ama bir çocuk gösterdi-


gine göre, gerçekten vardir bunlar. Orada bir hazine


bulup


zengin olacaksin.


Delikanli önce sasirdi, sonra öfkelendi. Bu kadar


az


bir sey için bu cadi kariya gelmesi gerekmezdi. Ama, para


ödemek zorunda olmadigini animsadi.


- Eger buysa, bunun için vakit kaybetmeye


degmez,


dedi.


- Hadi çanim! Sana, gördügün düsü


yorumlamanin


zor oldugunu söylemistim. Basit seyler, en olaganüstü


sey-


lerdir ve yalnizca bilginler anlayabilirler bunlari. Bir bilgin


olmadigim için, baska seyler de bilmem gerekiyor: El


fali-


na bakmak, mesela.


- Peki, nasil gidecegim Misir'a?



2


7




- Ben yalnizca düsleri yorumluyorum. Bunlari


gerçe-


ge dönüstürecek gücüm yok benim. Bu yüzden de kizlari-


min bana verdikleriyle yasamak zorundayim.


- Ama ya Misir'a yaramazsam?


- Eh, o zaman bir sey ödemezsin bana. Zaten ilk kez


olmayacak.


Ve yasli kadin bu sözlerine hiçbir sey eklemedi.


Deli-


kanlidan gitmesini istedi. Çünkü onunla epeyce zaman


kaybetmisti.


28




ÇOBAN, FALCININ YANINDAN HAYAL


KIRIK-


rikligi içinde ayrildi; bir daha asla düslere inanmamaya


ka-


rar vermisti. Bu arada yapacak bir yigin isi oldugunu


animsadi: Önce gidip karnini doyurdu, kitabini daha kalin


bir kitapla degistirdi ve yeni satin aldigi sarabi rahatça iç-


mek için kasabanin alanina gidip bir siraya oturdu. Sicak


bir gündü, ama sarap o akil-sir ermez gizemiyle çobanin


içini biraz serinletti. Koyunlar, yeni edindigi bir dostun


kent girisinde bulunan agilmdaydilar. Bu yörelerde bir yi-


gin arkadasi vardi - ve bu da yolculuk yapmayi neden


bunca sevdigini açikliyor. Her gün birlikte olmak gereksi-


nimi duymaksizin, insan her zaman yeni dostlar edinir.


Papaz okulunda oldugu gibi, insan her zaman ayni


insanla- ri görürse, bunlari yasaminin bir parçasi saymaya baslar.


Iyi, ama bu kisiler de bu nedenle, yasamimizi


degistirmeye


kalkisirlar. Bizi görmek istedikleri gibi degilsek hosnut ol-


mazlar, canlari sikilir. Çünkü, efendim, herkes bizim nasil


yasamamiz gerektigini elifi elifine bildigine inanir.


Ne var ki, hiç kimse kendisinin kendi hayatim


nasil


yasamasi gerektigini kesinlikle bilmez. Tipki su, düsleri


gerçege dönüstürmeyi beceremedigi halde düs


yorumculu-


guna kalkisan cadi gibi.


Koyunlarim alip kirlara açilmadan önce günesin


alçal-


masini beklemeye karar verdi. Üç gün sonra tüccarin


kizi-


ni görecekti.


Tarifa papazindan aldigi kitabi okumaya basladi.


Ka-


lin bir kitapti, daha ilk sayfada bir cenaze törenini anlati-


yordu. Ayrica, kahramanlarinin adlari da son derece kar-


masikti. 'Günün birinde bir kitap yazacak olursam,' diye


düsündü, okurlari, kahramanlarin adlarini bir anda ogren-



2 9



mek zorunda birakmamak için onlari teker teker


sunacak-


ti.


Okumaya iyice daldigi sirada (cenaze karda


gömüldü-


gü ve bu da yakici günesin altinda serinlik duygusu uyan-


dirdigi için hosuna gidiyordu okuma), yasli bir adam gelip


yanma oturdu ve onunla konusmaya basladi:


- Bu insanlar ne yapiyorlar? diye sordu yasli


adam,


alandan geçenleri göstererek.


- Çalisiyorlar, diye yanitladi çoban, sogukça ve


oku-


dugu kitaba kendini iyice kaptirmis gibii Aslinda, tüccarin


kizinin önünde koyunlarini kirktigini ve kizin da çobanin


nasil yaman biri olduguna gözleriyle taniklik ettigini hayal


ediyordu. Bu sahneyi daha önce onlarca kez hayal


etmisti.


Koyunlarin arkadan öne dogru kirkilmalari gerektigini


genç kiza anlatmaya baslayinca onun kendisini


kendinden


geçercesine dinledigini gözünün önüne getiriyordu her za-


man. Bir yandan koyunlari kirkarken, bir yandw da genç


kiza anlatacak ilginç öyküler animsamaya çalisiyordu.


Bunlar çogunlukla kitaplarda okudugu öykülerdi, ama o


bunlari sanki kendisi yasamisçasina anlatiyordu. Genç


kiz


okuma bilmedigi için isin aslini hiçbir zaman


ögrenemeye-


cekti.


Ne var ki, direndi yasli adam. Yorgun ve susamis,


ol-


dugunu söyledi ve bir yudum sarap içmek istedi.


Delikanli


siseyi verdi ona; belki kendisini rahat birakir, diye düsün-


dü.


Ama yasli adam mutlaka gevezelik etmek


istiyordu.


Çobana, okumakta oldugu kitabin nasil bir sey oldugunu


sordu. Içinden adama kaba davranip oturdugu sirayi


degis-


tirmeyi geçirdi, ama babasi ona yasli insanlara karsi


saygili


olmayi ögretmisti. Bunun üzerine kitabi yaslr adama


uzat-


ti. Bunu iki nedenden dolayi yapti: Birincisi, kitabin adini


iyi söyleyemiyordu,- ikincisi, yasli adam okuma bilmiyor- sa, küçük düsmemek için kendisi sira degistirmek isteye-


cekti.


30




- Himm! dedi yasli adam, sanki tuhaf bir


nesneymis


gibi, bütün dikkatiyle incelerken. Önemli bir kitap, ama


çok sikici.


Çoban çok sasirdi. Demek yasli adam da okuma


bili-


yordu ve bu kitabi daha önce okumustu. Onun dedigi gibi


sikici bir kitapsa, degistirmek için hâlâ zamani vardi.


- Bütün kitaplar gibi ayni seyden söz eden bir


kitap,


diye sürdürdü konusmasini yasli adam. Insanlarin kendi


yazgilarini seçmek sansindan yoksun bulunduklarindan


söz ediyor. Ve sonunda da, dünyanin en büyük yalanma


inandigini söylüyor.


- Peki dünyanin en büyük yalani ne? diye sordu


deli-


kanli, saskinlik içinde,


- Ne mi? Hayatimizin belli bir âninda,


yasamimizin


denetimini elimizden kaçiririz ve bunun sonucu olarak ha- yatimizin denetimi yazginin eline geçer. Dünyanin en bü-


yük yalani budur.


- Benim için böyle olmadi, dedi delikanli. Rahip


ol-


mami istiyorlardi, ben kendim çoban oldum.


- Böylesi daha iyi, dedi yasli âdâm. Çünkü sen


gez-


meyi seviyorsun.


"Düsüncelerimi okuyor,' diye geçirdi içinden


Santi-


ago.


Bu sirada, pek öyle umursamadan kalin kitabin


sayfa-


larini karistiriyordu yasli adam. Çoban onun giysilerinin


tuhafligini fark etti: Arap'a benziyordu, ama bu yörelerde


olaganüstü bir sey degildi bu. Tarifa'dan ancak birkaç


saat


uzaktaydi Afrika. Çogu zaman kente alisveris yapmak


için


Araplar gelirdi,- günde birkaç kez tuhaf hareketler


yaparak


dua ettikleri görülürdü.


- Neredensiniz? diye sordu delikanli.


- Birçok yerden.


- Kimse birçok yerden olamaz, dedi delikanli.


Ben bir çoban olarak degisik yerlerde bulunabilirim, ama aslim


bir yerdendir: Çok eski bir satosu olan bir kent. Orada


dogdum.



3


1




- Peki, diyelim ki, ben de Salem'de1 dogdum.


Çoban, Salem'in nerede oldugunu bilmiyordu,


ama


bilgisizliginden dolayi küçük düsmemek için de soru sor-


mak istemiyordu. Bir süre alana bakti. Insanlar gi-


dîp-geliyor, isleri baslarindan askmmis gibi görünüyorlar-


di.


- Nasil bir yer Salem? diye sordu sonunda, bir


ipucu


yakalamak Için.


- Her zamanki gibi, her zaman nasilsa öyle.


Dogrusu bir ipucu degildi yaniti. Ama en azindan


Sa-


lem'in Endülüs'te bulunmadigini biliyordu. Yoksa, bilirdi


bu kenti.


- Peki, ne yapiyorsunuz Salem'de? - Salem'de ne mi yapiyorum? Yasli adam ilk


kez


kahkahayla gülmeye basladi. Salem Kraliyim ben, ne


soru!


insanlar bir yigin acayip seyler söylüyorlar. Bazen,


koyunlarla birlikte yasamak çok daha iyi, konusmaz ko-


yunlar, yiyecek ve su aramaktan baska bir sey


yapmazlar.


Ya da kitaplar, dinlemek isterseniz size ilginç öyküler an-


latir kitaplar. Ama insanlarla konusurken durum baska,


öylesine tuhaf seyler söylerler ki, konusmayi nasil sürdü-


receginizi bilemezsiniz.


- Benim adim Melkisedek,2 dedi yasli adam.


Kaç tane


koyunun var?


- Yeteri kadar, diye yanitladi çoban. Yasli adam


onun hayati hakkinda daha fazla seyler ögrenmek


istiyor-


du.


- Öyleyse, bir sorunumuz var. Yeteri kadar


koyu-


nun oldugunu düsündügün sürece sana yardim


edemem.


Delikanli içinde bir kizginlik hissetmeye basladi.


Hiç-


bir yardim istedigi yoktu. Sarap isteyen, sohbet etmek iste-


yen, kitabiyla ilgilenen yasli adamin kendisiydi.


'Tevrat'ta adi geçen bir kent (Tefevin, XIV, 18} (Çev.)


? Salem Krali (Tevrat Teinin, XIV. 18); Yü<* Al'ah'tn


rahib", AbiWt (Ibrahim Pey-


gamber) mübarek kildi (Çrv)



32




- Kitabi geri verin bana, dedi. Koyunlarimin


yanma


gidip yola çikmaliyim.


- On koyundan birini bana ver, dedi yash


adam. O


zaman, gizli hazineye ulasmak için ne yaptman


gerektigini


ögretirim sana.



Delikanli bunun üzerine düsünü annjnsadi ve


birden


her sey apaçik ortaya çikti. Yash kadin para istememisti


kendisinden, bu yasli adam (belki de kacjbnm kocasiydi)


gerçekle hiçbir iliskisi olmayan bir bilgi karsiliginda daha


fazla para sizdiracakti. Bu da bir Çingene olmaliydi. Ama, delikanli daha agzini açmadan, yasli adam


yere


egilip bir ince dal parçasi aldi ve alanin kumu üzerine bir-


seyler yazmaya basladi. Yasli adam egildigi anda


gögsünde


bir sey parladi ve öylesine parladi ki, delikanlinin gözleri


hiçbir sey görmez oldu. Ama, yasindan beklenmeyecek


bir çabuklukla, harmanisiyle gögsünü örttü yasli adam.


Delikanlinin göz kamasmasi geçti ve yasli adamin


yazmak-


ta oldugu seyleri açik seçik görmeye basladi.


Küçük kentin alaninin kumlari üzerinde,


babasinin ve


annesinin adlarini okudu. Hayatinin o âna kadarki öykü-


sünü, çocukken oynadigi oyunlari, papaz okulunun


soguk


gecelerini okudu. Simdiye kadar hiç kimseye


anlatmadigi


seyleri okudu: Karaca avlamak için babasinin tüfegini


giz-


lice alisini ya da yalniz basina yaptigi ilk cinsel deneyini.


- Ben Salem Kraliyim, demisjti yasli adam.


- Bir kral niçin bir çobanla çene çalsin? di^e


sordu


delikanli; tedirgin olmus, alabildigine sasirmisti.


- Bunun birçok nedeni var. Ama diyelim ki, bunun


en önemli nedeni senin Kisisel Menkibe'ni1 gerçeklestir-


mek gücüne sahip olusun.


Mtnkibt: Din büyüklerini n ya da tarihe geçmis, ünlü


kifileriu yasamlarim ve olaganüs-


tü davranislarini anlatan öykü. 'Yazgi'ya gönderme


yapiliyor. (Çev,)^



Simyaci 33/3




Delikanli 'Kisisel Menkibe'nin ne anlama geldigini


bilmiyordu.


- SenIn her zaman gerçeklestirmek istedigin


seydir.


Hepimiz, gençken, Kisisel Menkibe'mizin ne oldugunu bi-


liriz.


- Hayatin bu döneminde, her sey açik seçiktir,


her


sey mümkündür ve hayal kurmaktan, hayatinda


gerçekles-


tirmek istedigi seylerin olmasini istemekten korkmaz.


Ama zaman geçtikçe, gizemli bir güç, Kisisel


Menkibe'nin


gerçeklestirilmesinin olanaksiz oldugunu kanitlamaya bas-


lar.


Yasli adamin söylediklerinin genç çoban için


önemli


bir anlami yoktu. Ama su 'gizemli güçler'in ne oldugunu


ögrenmek istiyordu: Anlattigi zaman tüccarin kizinin


agzi


bir karis açik .kalacakti.


Olumsuz gibi görünen güçlerdir bunlar, ama


aslinda


sana Kisisel Menkibe'ni nasil gerçeklestirecegini


ögretirler.


Zihnini ve iradeni bunlar hazirlarlar, çünkü dünyada bir


büyük gerçek vardir: Kim olursan ol, ne yaparsan yap,


bü-


fcüri' yüreginle gerçekten bir sey istedigin zaman, Evrenin


Ruhu'nda bu istek olusur. Bu senin yeryüzündeki özel


gö-


revindir.


- Insan yalnizca yolculuk yapmak istese? Ya da


bir


kumas tüccarinin kiziyla evlenmek istese? Ya da hazine


aramak istese. Dünyanin Ruhu insanlarin mutluluguyla


beslenir. Ya da mutsuzluklanyla, arzuyla, kiskançlikla.


Kendi Kisisel Menkibe'sini gerçeklestirmek insanlarin biri-


cik gerçek yükümlülügüdür. Her sey bir ve tek seydir. Ve bir sey istedigin zaman, bütün Evren arzunun gerçekles-


mesi için isbirligi yapar.



Ahiri ve gelip geçenleri seyrederek bir süre


sustular.


lif önce vasi' adam bozdu:


M-Jui k-*'- "p güdü\ örsün?


<j-.<". ·< / it- vîr-.ak l- "suma gidiyor.




Yasli adam, alanin kösesinde, kirmizi arabasinda


pat-


lamis misir satan adami gösterdi.


- Çocukken \>\i adam da yolculuk yapmak


istiyordu.


Ama patlamis misir satmak, yillar boyu para biriktirmek


için bu arabayi satin almayi seçti. Yaslandigi zaman bir


ay-


ligina Afrika'ya gidecek. Insanin düsledigi seyi gerçekles-


tirmesi için her zaman olanak bulundugunu bir türlü anla-


madi.


'Çobanligi da seçebilirdi,* diye düsündü delikanli.


Bu


düsüncesini yüksek sesle tekrarladi.


- Bunu pekâlâ düsündü, dedi yasli adam. Ama patla-


mis misir saticilari, çobanlardan daha önemlidirler. Patla-


mis misir saticilarinin baslarini sokacaklari bir çati vardir,


oysa çobanlar yildiz palasta uyurlar. Insanlar kizlarini ço-


banlardan çok patlamis misir saticilariyla evlendirmek


is-


terler.


Tüccarin kizini düsünen çoban, yüreginde bir aci


his-


setti. Kizin yasadigi kentte kuskusuz bir patlamis misir


sa-


ticisi vardi.


- Sonuç olarak, insanlarin patlamis misir


saticilari ve


Çobanlar hakkinda düsündükleri, onlar için, Kisisel Men-


kibe'den daha Önemli olur.


Yasli adam kitabin sayfalarini karistirdi, bir yeri


egle-


nerek okudu. Çoban biraz bekledi, sonra, daha önce


yasli


adamin yaptigi gibi, araya girdi:


- Bunlari neden söylüyorsunuz bana?


- Çünkü sen, kendi Kisisel Menkibe'ni


yasamaya ça-


lisiyorsun. Ve bundan vazgeçmek üzeresin.


- Peki siz hep böyle durumlarda mi ortaya çikarsi-


niz?


- Her zaman böyle degil, ama her zaman bir


sey yap-


maktan geri durmadim. Bazen, iyi bir fikir, bir çözüm yo-


lu olarak göründüm. Kimi zaman, çok nazik bir anda,


isle-


ri kolaylastiracak sekilde davrandim. Böyle seyler iste,


ama çogu insan hiçbir seyin farkina varmadi.



3


5




Bir hafta önce, bir maden arayicisina bir tas


biçiminde


görünmek zorunda kaldigini anlatti. Zümrüt aramak için


her seyini terk etmisti bu adam. Bes yil boyunca ]bir irma-


gin kiyisinda çalismis, dokuz yüz doksan dokuz bin


dokuz


yüz doksan dokuz tas kirmisti, bîr zümrüt parçasi arar-


ken. Iste o anda vazgeçmeyi düsünmüs, oysa


zümrüdünü


bulmasi için bir tas, bir tek tas kalmisti. Kisisel Menkibe'si üzerine bahse girmis bir insan oldugu için madenci, yasli


adam ise karismaya karar vermis. Bir tasa dönüsüp


maden-


cinin ayaklarina yuvarlanmis. Basarisiz geçen bes yil yü-


zünden eziklik duyan madenci tasi öfkeyle alip uzaklara


firlatmis. Tasi öylesine bir hizla firlatmis ki, baska bir tasa


çarpan tas parçalanmis ve ortaya dünyanin en güzel


züm-


rüdü çikmis.


- insanlar yasama nedenlerini pek çabuk


ögreniyor-


lar, dedi yasli adam, gözlerinde beliren aciyla. Belki de


ge-


ne ayni nedenle hemen pes ediyorlar. Ama, dünyanin


hali


böyle iste.


Delikanli, konusmanin gizli hazine yüzünden


basla-


mis oldugunu animsadi.


- Hazineleri, seller topragin altindan çikartirlar,


gene


seller topraga gömerler, dedi yasli adam. Hazinen


hakkin-


da daha fazla sey ögrenmek istiyorsan, sürünün onda


biri-


ni bana vereceksin. - Hazinenin onda biri yetmez miydi?


Yasli adam hayal kirikligina ugrar gibi oldu.


-* -^^Tîenüz sahip olmadigin bir seyi vaat ederek


gidecek


olursan, onu ele geçirmek arzunu yitirirsin.


Çoban bunun üzerine hazinenin onda birini


Çingene


kadina söz verdigini söyledi yasli adama.


- Çingeneler kurnazdir, diye içini çekti yasli


adam.


Ama ne olursa olsun, hayatta her seyin bir bedeli


oldugu-


nu ögrenmek senin için iyi bir sey. Isigin Savasçilarinin


ög-


retmeye çalistiklari da bumir zaten.


Delikanliya kitabini geri verdi.



36




- Yarin sürünün onda birini bana getireceksin.


Gizli


hazineyi nasil bulacagini söyleyecegim sana. Haydi, iyi


ak-


samlar. Sonra alanin bir kösesinde gözden kayboldu.



3


7




DELIKANLI KIT ABI YENIDEN OKUMAYI


DE-


nedi, ama bütün dikkatini kitap üzerinde yogunlastirama-


di. Yasli adamin dogru söyledigini bildigi için sinirli ve


gergindi. Patlamis misir saticisini bularak bir torba patla-


mis misir satin aldi. Yasli adamin anlattiklarini adama


ak-


tarmali miydi, yoksa susmali miydi? Düsünüyordu, ama


bir türlü karar veremiyordu. "Bazen isi oluruna birakmak,


ilismemek daha iyidir,* dîye düsündü ve adama bu


konuda


bir sey söylemedi. Konusacak olsaydi, satici günlerce


kafa


patlatacakti: Her seyi yüzüstü biraksin mi yoksa birakma-


sin mi? Ama küçük arabasina da iyice alismisti.


Adami, kendisinin yol açacagi kararsizlik


iskencesin-


den kurtarabilirdi. Kentte dolasmaya basladi, limana


kadar


uzandi. Limanda küçük bir bina vardi, bu binanin pence- reye benzer bir deliginden insanlar bilet satin aliyorlardi.


Misir ülkesinin Afrika'da oldugunu ögrendi.


- Arzunuz? diye sordu gisedeki memur.


- Belki, yarin, diye yanitladi delikanli


uzaklasirken.


Koyunlarindan birini satarak bogazin karsi yakasina


geçe-


bilirdi. Bu düsünce ürkütüyordu onu.


- Al sana bir hayalperest daha, dedi gisedeki


adam ar-


kadasina, delikanli uzaklasirken. Bilet alacak parasi yok.


Delikanli gisenin Önünde koyunlarini düsünmüs


ve


onlarin yanina gitmekten korkmustu. Iki yil içinde, ko-


yun yetistiriciligi konusunda her seyi ögrenmisti. Her tür-


lü koyun bakimini, koyun kirkmayi ve sürüyü kurtlardan


korumayi ögrenmisti. Endülüs'ün bütün kir ve otlaklarini


taniyordu. Koyunlarinin her birinin alis ve satis fiyatlarini


biliyordu.



38




Arkadasinin agilina en uzun yoldan gitmeye


karar verdi. Kentin bir satosu vardi; kaleye tirmanip surlarin


üzerinde oturmak istedi cani. Yukaridan, Afrika'yi görebi-


lirdi. Neredeyse bütün Ispanya'yi uzun süre Isgal etmis


olan MagripHlerin buradan geldiklerini söylemisti biri, bir


zamanlar. MagrIplilerden nefret ediyordu. Çingeneleri on-


lar getirmislerdi.


Yukaridan, yasli adamla gevezelik ettigi alan da


arala-


rinda olmak üzere kentin büyük bir bölümünü de görebi-


lirdi.


*Su ihtiyara rastladigim âna lanet olsun,' diye


düsün-


dü. Gördügü düsleri yorumlayabilecek bir kadin bulmaya


gitmisti yalnizca. Ne kadin, ne de yasli adam, kendisinin


bir çoban olusunu umursuyorlardi. Hayatta hiçbir seye ar-


tik inanmayan, çobanlarin bir gün duygusal olarak koyun-


larina baglanabileceklerini anlayacak durumda olmayan


yalniz insanlardi bunlar. Kendisi koyunlarini çok iyi tani-


yordu: Hangisi topalliyor, hangisi iki ay sonra kuzulaya-


cak, hangileri tembeldir, hepsini biliyordu. Onlari kirkma-


yi ve kesmeyi de biliyordu. Gitmeye karar verecek olursa,


koyunlari aci çekerdi.


Rüzgâr çikti. O, bu rüzgâri taniyordu: Gündogusu


di-


yorlardi bu rüzgâra, imansiz sürüleri bu rüzgârla birlikte


gelmislerdi. Tarifa'ya gelmeden önce, Afrika'nin bu kadar yakin oldugunu hiç düsünmemisti. Çok büyük bir tehli-


keydi bu: Magripliler ülkeyi yeniden istila edebilirlerdi.


Gündogusu daha sert esmeye basladi.


'Koyunlarimla


hazine arasinda kaldim,* diye tlüsündü. Karar vermek,


alis-


tigi sey ile sahip olmayi çok istedigi sey arasinda bir


seçim


yapmak zorundaydi. Ayrica tüccarin kizi da vardi, ama


kiz koyunlar kadar önemli degildi, çünkü kendisine ba-


gimli degildi kiz. Kesin olan bir sey vardi: Ertesi gün kiz


kendisini görmese, bunun farkina bile varmazdi: Kiz için


bütün günler birbirinin ayniydi ve bütün günler birbirine


benzedigi zaman da insanlar, günes gökyüzünde


hareket



3


9



ettikçe, hayatlarinda karsilarina çikan iyi seylerin farkina


varamaz olurlar


'Annemi, babami, dogdugum kentin satosunu


terk et- tim. Onlar bu duruma alistilar, ben de alistim. Koyunlar


da benim yokluguma alisirlarsa iyi ederler,' diye


düsündü.


Yukaridan alana bakti. Seyyar satici patlamis


misirla-


rini satmayi sürdürüyordu. Bir süre önce yasli adamla


soh-


bet ettigi siraya bir genç çift gelip oturdu ve Öpüsmeye


baslandi.


'Patlamis misir saticisi,' diye mirildandi, ama


cümlesi-


ni bitirmedi. Çünkü gündogusu daha da sert esmeye


basla-


misti; rüzgâri yüzünde hissetti. Kuskusuz MagriplIleri


geti-


riyordu bu rüzgâr, ama çölün ve peçeli kadinlarin da ko-


kusunu tasiyordu buralara. Bir gün, Bilinmez'in pesine


düsmüs, altin, serüven ve piramitleri aramaya çikmis in-


sanlarin terini ve hayallerini de getiriyordu. Rüzgârin öz-


gürlügünü kiskandi delikanli ve onun gibi olabilecegini


an-


ladi. Kendisinden baska hiçbir sey engel degildi buna.


Koyunlar, tüccarin kizi, Endülüs kirlari onun


Kisisel


Menkibe'sinin menzillerinden baska bîr sey degillerdi.


40 ERTESI GÜN ÖGLEYIN YASLI ADAMIN


YANI-


na gitti delikanli. Yaninda alti koyun götürdü.


- Çok sasirdim, dedi yasli adama. Arkadasim


sürüyü


satin aldi hemencecik. Ömür boyu çoban olmayi hayal et-


tigini söyledi bana; iyiye alamet. '


- Hep böyle olur, diye karsilik verdi yasli adam.


Biz


buna Lütuf Kurali adini veririz. Ilk kez kâgit oynadigin za-


man, kesinlikle kazanirsin. Acemi talihi.


- Peki neden böyle oluyor?


- Çünkü hayat senin Kisisel Menkibe'ni


yasamani is-


tiyor.


Sonra alti koyunu incelemeye basladi ve bir


koyunun


topalladigini fark etti. Delikanli bunun önemsiz bir sey ol-


dugunu, çünkü bu koyunun, koyunlarinin en akillisi oldu-


gunu ve çok yün verdigini söyledi.


- Hazine nerede? diye sordu.


- Misir'da, Piramitlerin yaninda.


Çoban irkildi. Yasli kadin ayni seyi söylemis, üstelik


para da almamisti.


- Hazineye ulasmak Için isaretlere dikkat etmen


gere-


kiyor. Tanri, herkesin izlemesi .gereken jyolu yeryüzüne


çizmistir, yazmistir. Senin yapman gereken, senin için


yaz-


diklarini okumak yalnizca.


Delikanli konusmaya baslamadan önce,


kendisiyle


yasli adam arasinda bir pervane havalandi. Dedesini


anim-


sadi; dedesi pervanelerin sans simgesi olduklarini


söylemis-


ti çocuklugunda. Tipki circirböcekleri, yesil çekirgeler,


küçük gri kertenkeleler ve dört yaprakli yoncalar gibi.



4


1




- Dogrudur, dedi, delikanlinin düsüncelerini


okuyan


yasli adam. Tipki sana dedenin ögrettigi gibi. Birer isaret-


tir bunlar. Sonra sarindigi harmaniyi açti. Delikanli daha


önce


görmüs oldugu seyden çok etkilenmisti; bir gün önce


göz-


lerini kamastiran pariltiyi animsadi. Degerli taslarla süslü


som altindan kocaman bir gögüslük1 vardi gögsünde


yasli


adamin.


Gerçek bir kraldi yasli adam. Haydutlarin


saldirisina


ugramamak için böyle gizleniyordu.


- Al! dedi, gögüslügünün ortasina kakilmis biri


be-


yaz, biri siyah iki tas çikartarak. Birinin adi Urim,2 Öteki-


nin adi da Tummim'dir. Siyah olani 'evet* demektir, be-


yaz olani 'hayir' anlamina gelir. Isaretleri yorumlamayi


basaramadigin zaman sana yardim ederler. Ama her


za-


man nesnel sorular sor.


- Ama, mümkünse, kendi kararlarini kendin


al. Ha-


zine Piramitlerin yakininda bulunuyor, bunu biliyorsun


zaten. Bana alti koyun vermek zorunda kaldin, çünkü


ka-


rar vermene ben yardimci oldum. Delikanli iki tasi heybesine koydu. Artik


kararlarini


kendisi verecekti.


- Her seyin bir ve tek sey oldugunu asla


unutma.


Simgelerin dilini unutma. Ve özellikle, Kisisel Menki-


be'nin sonuna kadar gitmeyi unutma.


- Ama simdi sana küçük bir öykü anlatmak


istiyo-


rum.


Bir tüccar Mutlulugun Gizi'ni ögrenmesi için


oglunu


insanlarin en bilgesinin yanma yollamis. Delikanli bir çöl-


1 TYvrat'ui Çtktj bölümünün *Vr s"i Israil ogullan


arasindan bana kâhinlik etmesi için.


kardesin Harun'u v* kruditivîf be rabcr ogullanin, Harun'u


vr ogullan Nadab w Abi-


huvu, Eleazar vr Itaman yanina getir.' cüm.rsiyle baijayaii


28 'inci babinda, yapilacak


"vaplar (gögüslük vr f f od ve "itan vr tiakiçh gömlek,


tank vr kirçak) sayihr. Mrtindr


grçrn 'gögüslük' Tevrat'taki gOgfBlOgt- g&n<tranr


yapmaktadir. (Çrv.)


l'rini vr Tutmaim: Büvök rahibin g£gfiilûgQiide bulurun


vr Tanri iradelinin jinigcii


olan iki tas. "Ve Urim ilf Tummin.i hftküm gögöjlûgö içiiif koyacaksin ve RABBIN


fltifii.f girdigj zaman Harun'un vörrg, fizfnndf olacaklar ve


Hanin RABBÎN jtnfliidr


Israil ogullanniii hükmün fi dûma vûrfgi üzerimir


tasiyacak.' (TVvrat, Çtkif, 29 : 30)


42



de kirk gün yürüdükten sonra, sonunda bir tepenin üze-


rinde bulunan güzel bir satoya varmis. Söz konusu bilge


burada yasiyormus.


Bir ermisle karsilasmayi bekleyen bizim kahraman,


girdigi salonda hummali bir manzarayla karsilasmis: Tüc-


carlar girip çikiyor, insanlar bir kösede sohbet ediyor, bir


orkestra tatli ezgiler çahyormus; dünyanin dört bir yanin-


dan gelmis lezzetli yiyeceklerle dolu bir masa da varmis.


Bilge sirayla bu insanlarla konusuyormus ve bizim deli-


kanli kendi sirasinin gelmesi için iki saat beklemek zorun-


da kalmis.


Delikanlinin ziyaret nedenini açiklamasini dikkatle


dinlemis bilge, ama Mutlulugun Gizi'ni açiklayacak zama-


ni olmadigini söylemis ona. Gidip sarayda dolasmasini,


kendisini iki saat sonra görmeye gelmesini salik vermis.


"Ama, sizden bir ricada bulunacagim,' diye


eklemis bilge, delikanlinin eline bir kasik verip sonra bu kasiga iki


damla siviyag koymus. 'Sarayi dolasirken bu kasigi


eliniz-


de tutacak ve yagi dökmeyeceksiniz.'


Delikanli sarayin merdivenlerini inip-çikmaya


basla-


mis, gözünü kasiktan ayirmiyormus. Iki saat sonra bilge-


nin huzuruna çikmis.


"Güzel, demis bilge, peki yemek salonumdaki


Acem


halilarini gördünüz mü? Bahçivan Basi'nin yaratmak için


on yil çalistigi t bahçeyi gördünüz mü? Kütüphanemdeki


güzel parsömenleri fark ettiniz mi?'


Utanan delikanli hiçbir sey göremedigini itiraf


etmek


zorunda kalmis. Çünkü bilgenin kendisine verdigi iki


damla yagi dökmemeye çabalamis, baska bir seye


dikkat


edememis.


'Öyleyse git, evrenimin harikalarini tani,* demis


ona


bilge. 'Oturdugu evi tanimadan bir insana güvenemezsin.'


Içi rahatlayan delikanli kasigi alip sarayi


gezmeye çik-


mis. Bu kez, duvarlara asilmis, tavanlari süsleyen sanat


ya- pitlarina dikkat ediyormus. Bahçeleri, çevredeki daglari,


Çiçeklerin güzelligini, bulunduklari yerlere yakisan sanat



4


3



yapitlarinin zarafetini görmüs. Bilgenin yanina dönünce,


gördüklerini bütün ayrintilariyla anlatmis.


'Peki sana emanet ettigim iki damla yag nerede?*


diye


sormus bilge.


Kasiga bakan delikanli, ikI damla yagin dökülmüs


ol-


dugunu görmüs.


Teki,* demis bunun üzerine bilgeler bilgesi, *sana


ve-


rebilecegim tek bir ögüt var: Mutlulugun Gizi dünyanin


bütün harikalarini görmektir, ama kasiktaki iki damla yagi


unutmadan/



Çoban agzini açip konusmadi. Yasli kralin


anlattigi


öykünün anlamini kavramisti. Bir çoban gezmeyi sevebi-


lir, ama koyunlarini asla unutmaz.


>Yasli adam, delikanliya bakti ve sonra, açik


elleriyle,


delikanlinin basinin üzerinde bazi tuhaf isaretler yapti.


Sonra koyunlarini önüne katip uzaklasti oradan.


44




KÜÇÜK TARIFA KENTININ YUKARI


KESI-


minde Magriplilerin yaptirdigi eski bir kale vardir; kale


surlarina oturan biri asagida bir alan, bir patlamis misir


sa-


ticisi ve karsida da bir parça Afrika görebilir.


Salem Krali Melkisedek o aksam kale surlarina


oturdu


ve yüzünde gündogusu adi verilen rüzgâri hissetti.


Sahip


degisikliginin ve kargasalarin altüst ettigi tedirgin koyun-


lar biraz ileride kimildanip duruyorlardi. Bütün arzulari


yalnizca yiyecek ve içecekti.


Melkisedek limandan uzaklasan küçük gemiye


bakti.


Genç çobani bir daha hiç görmeyecekti, tipki asar


vergisi- ni ödedikten sonra Abram'i bir daha hiç görmedigi


gibi.


Ama isinin özelligiydi bu.


Tanrilarin dilekleri olamaz, çünkü tanrilarin


Kisisel


Menkibeleri yoktur. Bununla birlikte, Salem Krali


yüregi-


nin derinliklerinden, delikanlinin basariya ulasmasini


dile-


di.


*Ne yazik! Yakinda adimi unutacak," diye


düsündü,


'Ona adimi birkaç kez tekrarlatmaliydim. Benden söz


etti-


gi zaman, benim Salem Krali Melkisedek oldugumu


söyle-


meliydi.'


' "Ve Abram (tbrahim. Ö.I.), Kederlaomer ve beraberinde


olan krallari vurup döndük-


ten sonra, Save Vadisinde Sodom Krali onu karptamava


çikti (bu Kralin VadUidir). Ve


Salem Krali Melkisedek ekmek ve sarap çikardi vr Yüce


Allahin kahini idi. Ve onu mü-


barek kilip dedi: Göklerin ve yerin sahibi Yüce Allah


tarafindan Abram mübarek ol- tun; senin düsmanlarim eline teslim eden Yûcr Allah


mübarek olsun. Ve her peyden


kendisine ondalik verdi. Ve Sodom Krali Abram'a dedi:


Canlan bana ver ve mali kendi-


ne al. Ve Abram Sodom Kralina dedi: Göklerin ve yerin


sahibi Yüce Allaha, RABBE,


ne bir iplik, ne bir çank bagi, ut de sana ait olan bir seye


almamaya elimi kaldirdim, ta


ki: Abram'i zengin ettim, demeyesin. Ancak gençlerin


yediklerinden ve benimle giden


adamlann, Aner, Ejkol ve Mamre'nin payyukn baskasi


bana olmasin; bunlar paylarini


alimlar. (Tevrat, Ttkvm, XIV, 17-23) (Çev.)



4


5




Sonra gözlerini gökyüzüne kaldirdi,


düsündüklerin-


den utanmisti: Biliyorum: Boslarin bosu.1 Senin de söyle-


digin gibi, Tanrim. Ama bazen bir ihtiyar kral da kendi-


siyle gururlanmak gereksinimi duyabilir.


'Tevrat, VWz, 1:2. (Çrv.) 46




'NE TUHAF BIR MEMLEKET SU AFRIKA!'


DI-


ye düsündü delikanli.


Kentin daracik sokaklarinda dolasirken gördügü


öteki


kahvehanelere benzeyen bir kahveye oturmustu,


insanlar,


agizdan agiza dolastirdiklari devsel pipolar içiyorlardi.


Bir-


kaç saat içinde, el ele tutusarak dolasan erkekler"


yüzleri


peçeli kadinlar, yüksek kulelerin tepesine çikip sarki


söyle-


yen din adamlari, bunlarin çevresinde de diz çöküp


alinla-


rini yere vuran insanlar görmüstü.


'Imansizlarin tapinmalari,' diye düsündü.


Çocukken,


köylerindeki kilisede, bir kir ata binmis Ermis Santiago


Matamoros'un1 heykelini görürdü: Kilicini çekmis, ayak-


larinin altinda buranin insanlarina benzeyen insanlar. Ken-


dini tedirgin ve yalniz mi yalniz hissediyordu. Imansizla-


rin korkunç kötücül bakislari vardi.


Üstelik, yola çikmanin büyük telasi içinde, bir


ayrin-


tiyi unutmustu, uzun süre kendisini hazinesinden uzak


tu-


tabilecek bir tek ayrintiyi: Bu ülkede herkes Arapça konu-


suyordu.


Kahvenin sahibi yaklasti; delikanli yandaki


masaya


getirildigini gördügü bir içecegi parmagiyla isaret etti. Isa-


ret ettigi çaydi, aci çay. Oysa sarap içmek isterdi.


Ama simdi böyle seylerle kaygilanacak zaman


degildi.


Hazinesinden baska bir sey düsünmemeliydi, onu nasil


ele


geçirecegini düsünmeliydi. Koyunlarin satisindan


oldukça


önemli bir para saglamisti ve paranin büyülü bir gücü ol-


1 Böyûk YIkub (Saiuc Jarqgrt \t Majeur): tta'nii. on iki


havariiiiidru biri. Dört incil'den


bîrini yazmif olan Yuluiina'uin 'Balikçi' lakabiyla anilan


kardesi. Kral Hiroctn tarafin.


dan kiliçla öldürüldö (Incil, Rnuüerui tflfri, 12: 2).


ispanya'da çok özrl bir yrri olan ha- vari. (Çev.)



4


7



dügünü biliyordu: Parasi olan insan hiçbir zaman tama-


men yalniz degildir. Kisa bir süre sonra, belki de birkaç


gün'içinde, Piramitlere ulasacakti. Gögsü piril piril altinla


kapli bir ihtiyarin alti koyununu almak için yalan seyler


anlatmaya gereksinimi yoktu.


Yasli kral ona simgelerden söz etmisti. Bogazi


geçer-


ken simgeleri düsünmüstü. Evet, onun nelerden söz


ettigi-


ni çok iyi biliyordu: Endülüs kirlarinda geçirdigi zaman


içinde, izlemesi gerekli yolla ilgili isaretleri yeryüzünde ve


gökyüzünde okumaya alismisti. Falanca kusun varligi


ya-


kinlarda bir yilan bulundugunun isaretiydi; filanca çali ise


çevrede su bulundugunun belirtisiydi. Bunlari ögrenmisti.


Bunlari koyunlar ögretmisti ona.


Tanri koyunlari böylesine iyi güdüyorsa, bir insani


da güdecektir,' diye düsündü ve içinin rahatladigim hisset-


ti. Çay daha az aci geldi.


- Sen kimsin? dîye soruldugunu duydu


Ispanyolca.


Birdenbire kendini alabildigine güçlü hissetti.


Kendisi


simgeleri düsünürken biri çikagelmisti.


- Sen nasil oluyor da Ispanyolca


konusabiliyorsun?


diye sordu.


Karsisindaki Avrupali gibi giyinmis bir gençti, ama


ten rengi onun bu kentten oldugunu akla getiriyordu. He-


men hemen kendi boyunda, kendi yasindaydi.


- Burada hemen hemen herkes Ispanyolca


konusur.


Ispanya'dan iki saat uzaktayiz yalnizca.


- Otur. Bir sey ismarlayayim sana". Benim için


de sa-


rap söyle. Su çaydan nefret ediyo-um,


- Bu ülkede sarap yoktur, diye karsilik verdi


öteki.


Din yasaklamistir.


Genç çoban bunun üzerine Piramitlere gitmesi


gerek-


tigini söyledi. Tam hazineden de söz açacakti ki bunun


dogru olmayacagini düsündü. Arap çocuk kendisini oraya


götürmek için hazineden pay isteyebilirdi. Yasli adamin


henüz sahip olunmayan seylere iliskin öneriler konusunda


kendisine söylediklerini animsadi.



48




- Mümkünse beni oraya götürmeni rica


edecegim.


Kehberük ücretini öderim. Oraya nasil gidildigi konusun-


da bir fikrin var mi?


Kahve sahibinin yakinlarinda oldugunu ve


.konusma-


larini dikkatle dinledigini fark etti delikanli. Adamin ora-


da bulunusu canini sikiyordu biraz. Ama bir rehbere rast-


lamisti ve bu firsati kaçirmayacakti.


- Koskoca Sahra Çölünü geçmek gerek, dedi


Arap


çocuk. Bunun için de para gerekir. Ilkin yeterince paran


var mi bakalim, bunu bilmek isterim.


Delikanli bu soruyu biraz tuhaf buldu. Ama onun,


yasli adama güveni vardi ve yasli adam ona, gerçekten


bir


sey yapmak istiyorsaniz, bütün evrenin sizin yarariniz için


isbirligi yapacagini söylemisti.


Parasini cebinden çikartip yeni arkadasina


gösterdi.


Kahve patronu biraz daha yaklasip yakindan bakti. Iki


adam aralarinda Arapça birseyler konustular. Patron


öfke-


lenmise benziyordu.


- Buradan gidelim, dedi Arap delikanli. Burada


kal-


mamizi istemiyor patron.


Delikanli kendini daha rahatlamis hissetti.


Borcunu


ödemek için ayaga kalkti, ama patron onu kolundan


tutup


noktasiz, virgülsüz uzun bir söylev çekmeye basladi.


Deli-


kanli güçlü olmasina güçlüydü, ama yabanci bir ülkede


bu-


lunuyordu. Yeni arkadas kahve patronunu kenara Itip


de-


likanliyi disari çikardi.


- Parana göz koymus, dedi. Tanca, Afrika'nin


öteki


yerlerine benzemez. Burasi bir liman, limanlar da hirsiz


yuvasidir. Zor bir durumdayken kendisine yardim eden bu


yeni


arkadasina demek ki güvenebilirdi. Cebinden çikartarak


parayi saydi.


- Yarin tPiramitlere ulasabiliriz, dedi öteki,


parayi


alirken. Ama iki deve satin almam gerekiyor.


Tanca'nm daracik sokaklarinda birlikte


yürüdüler.


Her köse bucakta satilacak mal sergileri vardi.


Sonunda



Simyaci 49/4



pazarin kuruldugu büyük alana geldiler. Binlerce insan


pa-


zarlik ediyor, alip-satiyordu; sebzelerle halilar, türlü çesitli


pipolar yan yana sergilenmisti. Delikanli yeni arkadasinin


üzerinden gözlerini ayirmiyordu. Bütün parasinin artik


onun ellerinde oldugunu unutmuyordu. Parayi ondan


geri


istemeyi aklindan geçirdi, ama bunun kabalik olacagini


dü-


sündü. Simdi üzerinde dolasmakta oldugu bu yabanci top-


raklarin gelenek ve göreneklerini bilmiyordu.


- Gözüm üzerinde olsun, bu yeterli, diye


düsündü.


Kendisi ondan daha güçlüydü.


Birden bu korkunç karmakarisik esya yigininin


orta-


sinda, simdiye kadar görmedigi kadar güzel bir kilica ilisti


gözleri. Kini gümüstendi, siyah kabzasina degerli taslar


ka-


kilmisti. Misir dönüsü bu kilici almaya karar verdi.


- Saticiya kilicin fiyatini soruver, dedi


arkadasina.


Ama silahi seyrederken iki saniye dalmis oldugunu da


fark


etti.


Sanki birdenbire gögüs kafesi daralmis gibi yüregi


si-


kisti. Kendisini neyin bekledigini bildiginden, yan tarafa


bakmaya korktu. Gözleri güzel kilicin üzerinde, bir an


öy-


le kaldi, sonra, bütün cesaretini toparlayarak basini çevir-


di.


Çevresinde pazar alani vardi, gidip-gelen, bagi-


rip-çagiran, hali" findik, bakir tepsilerin yaninda kivircik


marullar, sokakta el ele tutusmus erkekler, peçeli kadinlar,


degisik yiyeceklerin hos kokulari vardi.. Ama hiçbir yer-


de, kesinlikle hiçbir yerde, arkadasinin gölgesi bile yoktu.



Birbirlerini kaybetmelerinin bir rastlanti olduguna


Inanmak istedi. Ötekinin geri dönecegini umarak bulun-


dugu yerde kalmaya karar verdi. Bir süre sonra, su


malûm


kulelerden birine bîr adam çikip sarki söylemeye basladi;


bunun üzerine orada bulunanlar diz çöküp alinlarini


yere


vurdular ve onlar da sarki söylemeye basladilar. Daha


son-


ra, is Sacinda bir karinca yuvasi gibi barakalarini bozup


VI,'Â ktvuldular.


50




Günes de batmaya basladi. Genç adam, alani


çevrele-


yen beyaz evlerin arkasinda yitinceye kadar uzun süre


gü-


nese bakti. Ayni günes bu sabah dogarken, kendisinin bir


baska anakarada bulundugunu; orada çobanlik yaptigini,


altmis koyunu oldugunu ve bir genç kizla bulusacagini dü-


sündü. Sabahleyin kirlarda dolasirken basina


geleceklerin


hepsini biliyordu.


Oysa simdi günes batarken bir baska ülkede


bulunu-


yordu, dillerini bile anlamadigi insanlarin yasadigi bir ya-


banci ülkede bir yabanciydi o. Artik çoban degildi, kendi-


sine ait hiçbir seyi yoktu; ülkesine geri dönmek ve her se-


ye yeniden baslamak için gerekli olan parasi bile.


"Bütün bunlar ayni günesin dogup batisi arasinda


ol-


du,' diye düsündü. Daha duruma alismadan göz açip


kapa-


yincaya kadar kisa zamanda, hayatta kimi zaman


kosulla-


rin degistigini düsünerek kendisine acidi.


Aglamaya utaniyordu. Koyunlarinin karsisinda


hiçbir


zaman aglamamisti. Ama pazar alani bombostu ve


kendisi


yurdundan uzaktaydi.


Agladi. Tanri adil olmadigi için, kendi düslerine


ina-


nan insanlari bu sekilde ödüllendirdigi için agladi.


"Koyun- larimin yaninda mutluydum ve mutlulugumu çevremde


bulunanlarla paylasiyordum. Geldigimi gören insanlar be-


ni iyi karsiliyorlardi. Simdi kederli ve mutsuzum. Ne ya-


pacagim? Daha kati olacagim ve bir insan bana ihanet


etti-


gi için de artik kimseye güvenmeyecegim. Kendi


hazinemi


bulamadigim için gizli hazine bulan herkesten nefret


ede-


cegim. Ve bütün dünyayi kucaklayamayacak kadar


küçük


biri oldugum için, sahip oldugum az bir seyi her zaman


korumaya çalisacagim.'


Içinde ne var diye bakmak için heybesini açti;


gemi-


deyken yedigi börekten bir parça kalmisti belki. Ama ko-


caman kitaptan, yamçidan ve yasli adamin kendisine


verdi-


gi o iki tajtan baska bir sey bulamadi.


Bu taslari görünce, büyük bir teselli hissetti


Içinde.


Alti koyununu, altin bir gögüslükten çikartilan bu taslarla



5 1



degistokus etmisti. Bunlari satip dönüs bileti alabilirdi.


"Bundan böyle artik daha kurnaz olacagim,' diye


düsündü,


iki tasi heybeden alip cebine soktu. Burasi bir limandi ve


Arap çocugun kendisine söyledigi tek dogru sey de


buydu:


Bir Umanda her zaman bir sürü hirsiz vardir.


Kahve patronunun umutsuz çabalarini simdi


anliyor-


du: Bu adama güvenmemesini söylemeye çalisiyordu.


*Ben


de herkes gibiyim: Dünya gerçeklerine olduklari gibi degil


de olmalarini istedigim gibi bakiyorum.'


Taslara bir süre bakti. Onlari usulca oksadi,


sicaklikla-


rini, kaygan yüzeylerini parmaklarinin ucunda hissetti.


Hazinesiydi onun bu taslar. Onlara dokunmak yatistirdi


onu. Taslar ona yasli adami animsatti.


"Bir seyi gerçekten istersen," demisti yasli adam


ona,


"onu gerçeklestirmen için bütün evren isbirligi yapar."


Delikanli bunun dogru olup olmadigini anlamak


iste- di. Bombos bir pazar alanindaydi, ne cebinde tek kurus,


ne de geceleyin bekleyecegi koyunlari vardi. Ama bu


taslar


onun bir krala rastlamis oldugunun kanitiydi; onun Kisi-


sel Menkibesi'ni bilen, babasinin silahiyla ne yaptigindan,


ilk cinsel deneyiminden haberi olan bir krala rastlamisti.


"Taslar kâhinlik yapmaya yararlar. Adlari Urim ile


Tummim."


Taslari heybesine koydu tekrar ve bir deney


yapmaya


karar verdi. Yasli adam, taslar ancak insan ne istedigini


bil-


digi zaman ise yaradigi için onlara açik-seçik sorular sor-


mak gerektigini söylemisti.


Bunun üzerine, yasli adamin kutsamasinin hâlâ


kendi


üzerinde olup olmadigini sordu.


Taslardan bîrini çikardi. *Evet* idî çikan tas.


- Hazinemi bulacak miyim? diye sordu.


Elini heybeye soktu, taslardan birini almak istedi.


Ama taslar heybedeki bir delikten asagi .düstüler.


Heybede


bir delik MIdugunu fark etmemisti. ÜrIm ile Tummim'i


vecizi i .IUP hevheve kovmak Için egildi. Ama onlari gö-


<ui.cc t j. bdjka jumie animsadi: "Simgelere saygili olmayi ve onlari izlemeyi


ögren,"


demisti yasli kral.


Bir isaret. Delikanli kendi kendine gülmeye


basladi.


Sonra taslari yerden alip heybesine koydu. Deligi


dikmeye


niyetli degildi; taslar canlarinin istedigi zaman bu delikten


düsebilirlerdi. Kendi yazgisindan kaçmamak için bazi


sey-


lerin sorulmamasi gerektigini ögrenmisti.


TCendI kararlarimi kendim almaya söz


veriyorum/


dedi içinden.


Ama taslar, yasli adamin her zaman onun


yaninda ol-


dugunu söylemislerdi, bu yanit kendine yeniden güven


duymasini saglamisti. Yeniden bos pazar yerine bakti,


ön-


ceden hissettigi umutsuzlugu artik hissetmedi. Artik ya-


banci bir dünya degildi burasi: Yeni bir dünyaydi.


Dogrusu, tam olarak onun istedigi de buydu


zaten:


Yeni dünyalar tanimak. Piramitlere hiçbir zaman varama- yacak olsa da tanidigi bütün çobanlardan çok daha


uzakla-


ra gitmisti simdiden.


"Ah! vapurla iki saat ötede ne çok degisik seyler


oldu-


gunu bir bilselerdi..."


Yeni dünya bos bir pazar yeri halinde karsisinda


du-


ruyordu, ama burayi civil civil hayat doluyken de


görmüs-


tü daha önce ve bir daha hiç unutmayacakti. Kilici


animsa-


di; bir an dalip onu seyretmeyi çok pahali ödemisti, ama


simdiye kadar ona benzer bir sey de görmemisti


hayatin-


da. Ister bir hirsizin kurbani olarak, ister hazine pesine


düsmüs bir serüvenci olarak olsun, dünyaya


bakabilecegini


anladi birden.


'Bir hazine pesine düsmüs bir serüvenciyim ben,'


diye


düsündü, yorgunluktan bitkin durumda uykuya


dalmadan


önce. 5


3




BIRININ OMZUNDAN SARSTIGINI


HISSEDE-


rek uyandi, simdi yeniden canlanmakta olan pazar alani-


nin ortasinda uyumustu.


Koyunlarini arayarak çevresine bakindi ve o


zaman


artik baska bîr dünyada oldugunu anladi. Bundan hüzün


duyacagina, tam tersine kendini mutlu hissetti. Su ve yiye-


cek pesine düsmek zorunda degildi artik ve simdi bir hazi-


ne aramaya baslayabilirdi. Cebinde tek metelik yoktu,


ama hayata olan inanci tamdi. Önceki aksam, okuma


alis-


kanligi edindigi kitaplardaki kahramanlar gibi bir serüven-


ci olmayi seçmisti.


Acele etmeden alani dolasmaya basladi. Saticilar


bara-


kalarini kurmaya baslamislardi; sekerleme satan birinin


barakasini kurmasina yardim etti. Bu adamin yüzünde


bas-


kalarinmkine benzemeyen bir gülümseme vardi: Nese


do-


luydu, hayata açikti, zorlu bir Is gününe baslamaya hazir- di. Gülümsemesi, bir bakima su yasli adami, bîr süre


önce


tanismis oldugu su gizemli yasli krali animsatan bir


gülüm-


semeydi. *Bu tüccar yolculuk yapmak ya da bir tüccar ki-


ziyla evlenmek için sekerleme imal etmiyor. Hayir, bu


meslegi sevdigi için sekerleme üretiyor,' diye düsündü de-


r


likanh. Adamin, o yasli adamin yaptigini yapabilecegini


fark etti: Bîrinin kendi Kisisel Menkibe'sine yakin ya da


uzak oldugunu bir bakista anlamak. 'Kolay bir sey, ama


ben henüz bunu anlamaktan uzagim.'


Baraka kurulunca, satici hazirladigi ilk tatliyi


delikan-


liya sundu. Delikanli tatliyi büyük bir hazla yedi, tesekkür


etti ve yola koyuldu. Biraz uzaklasmisti ki, barakayi iki ki-


sinin kurdugu aklina geldi, bunlardan biri Arapça, öteki


Ispanyolca konusuyordu.



54




Yine de pek güzel anlasmisti ikisi.


'Sözcüklerin ötesinde bir dil var,' diye düsündü.


'Da- ha önce koyunlarla böyle bîr deneyimim olmustu, simdi


de ayni seyi insanlarla yapiyorum.'


Iste böyle yeni ve degisik seyler ögrenmekteydi.


Daha


önce de yasadigi seylerdi bunlar, ama gene de yeniydiler,


çünkü daha önce karsilastigi, ama varliklarinin farkina


var-


madigi seylerdi bunlar. Bu seylere alistigi için böyle ol-


mustu. 'Sözcüklere gereksinim duymayan bu dili çözümle-


meyi ögrenmeyi basarirsam, dünyayi kavramayi


basaraca-


gim.' . '.. '


"Her sey bir tek ve ayni seydir," demisti yasli


adam.


Tanca'nin daracik sokaklarinda kaygisizca


dolasmaya


karar verdi: Simgeleri algilamayi ancak bu sekilde


basara-


bilirdi. Bu hiç kuskusuz büyük bir sabir gerektiriyordu,


ama sabir bir çobanin ögrendigi ilk erdemdir.


Koyunlarin kendisine ögretmis oldugu dersleri bu


ya-


banci dünyada uygulamaya koydugunu bir kez daha


anla-


di. "Her sey bir tek ve ayni seydir," demisti yasli


adam.



5


5




BILLÛRIYECI, GÜNESIN DOGMAKTA


OLDU-


gunu gördü ve her sabah duydugu sikinti duygusunu


gene


hissetti. Neredeyse otuz yildir ayni yerdeydi, müsterilerin


pek ender ayak bastigi yokus yukari bir sokagin sonunda-


ki bu dükkânda. Simdi artik herhangi bir seyi degistirmek


için çok geçti: Hayati boyunca Ögrendigi tek sey billûriye


alip-satmakti. Bir zamanlar dükkâni pek ünlüydü, pek çok


insan bilirdi bu dükkâni: Arap tüccarlar, Fransiz ve Ingiliz


yerbilimciler, Alman askerler, yani her zaman cepleri para


dolu insanlar, O siralar billûriye saticiligi olaganüstü bir


serüvendi ve nasil zengin olacagini, yaslandigi


zaman'sahip


olacagi güzel kadinlari hayal ederdi.


Sonra yavas yavas zaman geçti ve kent degisti.


Septe


kenti, Tanca kadar zenginlesti ve ticaretin niteligi degisti. Komsular baska yerlere tasindilar ve bir süre sonra


tepede


birkaç dükkândan baska bir sey kalmadi. Birkaç önemsiz


dükkân için hiç kimse yokusu tirmanmayi göze almiyor-


du.


Ama Billûriye Tüccarinin seçim sansi yoktu.


Hayati-


nin otuz yilini kristal esya alip satarak yasamisti;


hayatina,


yeni bir yön vermek için artik çok geçti.


Bütün sabah dar sokaktan gelip geçenlere bakti,


pek


az insan gelip geçmisti. Yillardir böyleydi bu; geçenlerin


hepsinin aliskanliklarini biliyordu.


Ögle yemegi vaktinden birkaç dakika önce, genç


ya-


bwci vitrinin önünde durdu. Herkes gibi giyinmisti genç


adam, ama Billûriye Tüccarinin deneyimli gözleri bu gen-


cin cebinde para olmadigina karar verdi. Her seye karsin



56



dükkâna geri dönmeye, genç adam gidinceye kadar


birkaç


dakika beklemeye karar verdi. 5


7




KAPIDA, DÜKKÂNDA BIRÇOK YABANCI


DIL


konusuldugunu belirten bir tabela vardi. Delikanli tezgâ-


hin gerisinden birinin çiktigini gördü.


-Isterseniz, dedi, bu vazolari temizleyebilirim. Bu


durumda hiç kimse satin almak istemez bunlari. ·


Tüccar hiçbir sey söylemeden delikanliya bakti.


-* Buna karsilik, karnimi doyurmam için bana


bîrsey-


ler verirsiniz, tamam mi?


Adam konusmuyordu. Delikanli karari kendisinin


vermesi gerektigini anladi. Heybesinde yamçisi vardi, çöl-


de ona gereksinimi olmayacakti. Yamçiyi çikardi ve vazo-


lari silmeye basladi. Yarim saat içinde, vitrinde bulunan


bütün kristalleri silmisti. Bu süre içinde, iki müsteri gelip


birçok billûriye aldi.


Her seyi temizleyince, dükkân sahibinden yemek


için


birseyler vermesini istedi.


- Haydi yemege gidelim, dedi Billûriye Tüccari. Kapiya bir tabela asti ve yokusun sonunda


bulunan


küçük bir asevine gittiler. Asevinde bulunan tek masaya


oturduklari zaman Billûriye Tüccari gülümseyerek konus-


tu:


- Aslinda herhangi bir sey temizlemen


gerekmezdi.


Kur'an'in yasasi aç insanlari doyurmayi buyurur.


- Peki öyleyse neden benim bunu yapmama


izin ver-


diniz? diye sordu delikanli.


- Çünkü kristaller kirliydi. Ve benim gibi senin


de


kafamizdaki kötü düsünceleri temizlememiz gerekiyordu.


Yemekleri bitince delikanliya döndü Tüccar:


- Dükkânimda çalismani isterdim. Bugün sen


kristal-


leri silerken iki müsteri geldi: Iyi bir isaret.



58




"insanlar durmadan isaretlerden söz ediyorlar/


diye


düsündü çoban. 'Ama tam olarak neden söz ettiklerini bil-


miyorlar. Tipki, yillardir benim koyunlarimla sözcüksüz bir dille konusmus oldugumu fark etmemis olmam gibi.'


- Benimle çalisacak misin? diye sorusunu


yineledi


Billûriye Tüccari.


- Günün geri kalan süresinde çalisabilirim, diye


ya-


nitladi delikanli. Dükkândaki bütün kristalleri sabaha ka-


dar temizlerim. Buna karsilik yarin benim MisirJa gitmem


için gereken parayi ödersiniz.


Yasli adam birden gülmeye basladi.


- Dükkândaki kristalleri bütün bir yil silsen de,


sati-


lan her seyden yüklü bir komisyon da alsan, Misir'a git-


mek için epeyce borç para bulman gerekir. Tanca ile


Pira-


mitler arasinda binlerce kilometrelik bir çöl var.


Bunun üzerine öyle bir sessizlik oldu ki kent


birden-


bire uykuya dalmis izlenimi uyandirdi. Sanki artik pazar


mazar yoktu, saticilar arasindaki tartismalar sona ermis,


minarelere çikip sarki söyleyen insanlar toz olmus,


kabza-


lari kakmali güzel kiliçlar uçup gitmisti. Umut ve serüven,


yasli krallar ve Kisisel Menkibeler yoktu artik. Ne hazine,


ne de Piramitler vardi. Delikanlinin ruhu sessizlige gömül- dügü için sanki bütün dünya dilsiz kesilmisti. Ne dert, ne


aci, ne hayal kirikligi: Yalnizca küçük asevinin küçük ka-


pisindan geçip giden bos bir bakis ve uçsuz bucaksiz


ölüm


arzusu, ayni anda her seyin sonsuza dek bittigini görmek


dilegi.


Tüccar ona saskin saskin bakti. Bu sabah


çevresinde


gördügü bütün nese sanki bir anda uçup gitmisti.


- Ülkene geri dönmen için gereken parayi sana


veri-


rim, oglum, dedi Billûriye Tüccari.


Delikanli sessiz kaldi. Sonra ayaga kalkti,


giysilerine


çekidüzen verdi ve heybtsini aldi.


- Sizinle çalisacagim, dedi.



5


9




Ikinci


Bölüm


Ve uzun bir sessizlikten sonra, sözünü bitirmek


için ekledi:


- Birkaç koyun almak için paraya gereksinimim


var.




NEREDEYSE BIR AYDIR BILLÛRIYE


TÜCCA-


rinin'yaninda çalisiyordu delikanli. Ne var ki, onu tam an-


lamiyla mutlu edecek türden bir is sayilmazdi. Tüccar,


hiç-


bir sey kirmamasi için çok dikkatli olmasi gerektigini dur-


madan animsatarak, tezgâhin arkasinda bütün gün


homur-


danip duruyordu.


Yine de orada çalismayi sürdürüyordu delikanli.


Çün-


kü, adam dirdirci olmasina dirdirciydi, ama adaletsiz biri


de degildi; satilan her parça üzerinden oldukça iyi bir ko-


misyon aliyordu satici ve daha simdiden biraz para birik-


tirmeyi bile basarmisti. Sabahleyin hesaplamisti: Her gün


böyle, bu kosullarda çalisacak olsa, birkaç koyun


alabilme-


si için bir yil çalismasi gerekiyordu.


- Kristaller için bir sergi tablasi yapmak


istiyorum, dedi patronuna. Disariya bir tabla konulabilir; bu da ge-


çenlerin dikkatini çeker taa yokusun basindan itibaren.


- Simdiye kadar hiç böyle bir sey yapmadim,


diye


yanitladi Tüccar. Insanlar geçerken tablaya takilir, kristal-


ler de kirilir.


- Koyunlarimla kirlari dolasirken, yilan


sokmalarina


kurban gidebilirlerdi. Ama bu tehlike koyunlarla çobanla-


rin hayatlarinin bir parçasidir.


Tüccar, bu arada, üç kristal vazo almak isteyen


bir


müsterinin yanina gitti. Artik her zamankinden daha fazla


satis yapiyordu, sanki eski zamanlar geri dönmüs gibiydi,


sokagin Tanca'nin en çekici sokaklarindan biri oldugu za-


manlar gibi.


- Gelip geçenler giderek çogaliyor, dedi


delikanliya,


müsteri gittigi zaman. Bu sayede daha iyi yasayabiliyo-



6


3



rum, sen de kisa bir süre sonra koyunlarina kavusabilecek-


sin. Hayattan daha fazlasini neden istemeli?


- Çünkü isaretleri izlemek zorundayiz, diye


yanitla-


di delikanli, hiç düsünmeden. Tüccar ömür boyu bir kral-


la tanismak olanagi bulamamis oldugu için onunla böyle


konustuguna pisman oldu delikanli.


- Buna Lütuf Kurali denir, demisti yasli kral.


Acemi


talihi. Çünkü hayat senin Kisisel Menkibe'ni yasamani is-


tiyor.


Bununla birlikte, delikanlinin kendisine söylemek


is-


tedigi seyi çok iyi anliyordu Tüccar. Delikanlinin dükkân-


da bulunusu bile bir isaretti. Zaman geçtikçe, kasa


paracik-


larla doldukça, Ispanyol delikanliyi ise almis olmaktan en


küçük pismanlik duymuyordu. Kuskusuz, delikanli hak


ettiginden fazlasini kazaniyordu; her zaman, satislarin bu


kadar çogalacagini aklina bile getirmemis oldugu için,


deli-


kanliya oldukça yüksek komisyon ödemisti; önsezisi deli-


kanlinin kisa bir süre sonra koyunlarinin yanina


dönecegi-


ni söylüyordu. - Neden Piramitleri görmeye gitmek istiyorsun?


diye


sordu, konusmayi sergi tablasindan baska yere çevirmek


için.


- Çünkü çok sik sözünü ettiler bana, diye


yanitladi


delikanli, gördügü düsleri es geçerek. Hazine artik aci bir


aniydi ve bunu aklina getirmemeye çalisiyordu.


- Sadece Piramitleri görmek için çölü geçmek


isteye-


cek birini tanimiyorum buralarda, dedi Tüccar. Bir tas yi-


ginindan baska bir sey degiller. Kendi bahçene kendi


pira-


mitini dikebilirsin.


- Siz hiç yolculuk düsleri görmemissiniz, dedi deli-


kanli, dükkândan içeri giren bîr baska müsterinin yanina


giderken.



iki gün sonra, sergi tablasi konusunu açti Tüccar:


- Degisikliklerden pek hoslanmam, dedi. Ne


sen, ne


de ben para babasi tüccar Hasan'a benziyoruz. Bir sey


sa-



64 tin alirken bir hata yapacak olsa, viz gelir ona. Ama


bizler,


hatalarimizin bedelini ödemek zorundayiz.


- Söyledikleri dogru, diye düsündü delikanli.


- Bu sergi tablasini neden istiyorsun? dîy*


sordu Tüc-


car.


- Bir an önce koyunlarima kavusmak istiyorum.


Ta-


lih bizden yanayken, bundan yararlanmaliyiz; talihin bize


yardimci olmasi için biz de ona yardimci olacak sekilde


davranmaliyiz, gereken ne varsa yapmaliyiz. Buna Lütuf


Kurali derler. Ya da "acemi talihi.'


f Yasli tüccar bir süre agzini açmadi. Sonra konustu:


- ^Peygamberimiz bize Kur'an*i verdi ve ömür


boyu


yalnizca1 bes kurala uymamizi zorunlu kildi. En önemli


· sart sudur: Bir tek Allah vardir. Öteki sartlara gelince:


. Günde bes vakit namaz kilmak, Ramazan'da oruç


tutmak


ve yoksullara zekât vermek.


Sustu. Peygamber'den söz ederken gözleri


yasarmisti.


Yüregi cosku dolu bir insandi. Kimi zaman sabirsiz görün-


se de islâm'in kurallarina uygun olarak yasamaya çalisi-


yordu.


- Peki besinci sart hangisi? diye sordu delikanli.


- Sen bana iki gün önce benim hiç yolculuk


düsleri


görmedigimi söyledin, diye yanitladi Tüccar, iyi bir Müs-


lüman için besinci sart bir yolculuk yapmaktir. Hayati-


mizda hiç olmazsa bir kere kutsal kent Mekke'ye gitmek


zorundayiz.


- Mekke, Piramitlerden çok daha uzakta.


Gençken,


sahip oldugum az bir parayi bu dükkâni açmak için kul-


landim. Günün birinde Mekke'ye gidecek kadar zengin


ol-


mayi umuyordum. Dogrusunu istersen para


kazanmaya


basladim, ama kristalleri kimseye emanet edemedim;


tabii,


kristallere çok dikkat etmek gerekir, naziktirler. Bu süre


içinde, Mekke'ye giden* bir yigin insan ugradi


dükkânima.


Aralarinda hizmetçileriyle, develeriyim birlikte yola çikan


zengin haci adaylari vardi, ama çogu benden daha


yoksul


Insanlardi. Simyaci 65/5




- Hepsi mutlu gidip mutlu dönüyor ve evlerinin


ka-


pisina hacca gittiklerini gösteren alametler asiyorlardi.


Bunlardan biri, hayatini ayakkabi tamir ederek kazanan


bir kunduraci, çölü geçmek için bir yil yürüdügünü söyle-


di, ama simdi kösele almak için Tanca sokaklarinda yürü-


mek zorunda kalinca kendisini daha yorgun hissediyor-


mus,


- Peki Mekke'ye simdi neden gitmiyorsunuz?


diye


sordu delikanli.


- Beni hayatta tutan Mekke'dir. Hepsi birbirine


ben-


zeyen günlere, raflara dizilmis su vazolara, igrenç bir ase-


vinde ögle-aksam yemek yemeye katlanacak güç


veriyor


bana. Düsümü gerçeklestirmekten korkuyorum, çünkü o


zaman yasamak için bir sebebim olmayacak.


- Sen, koyunlari ve Piramitleri hayal ediyorsun.


Sen


benim gibi degilsin, çünkü sen' düslerini gerçeklestirmek istiyorsun. Oysa benim istedigim, Mekke'yi düslemek- sa-


dece. Çölü geçisimi, Kutsal Tas Hacer-i Esved'in


bulundu-


gu meydana varisimi, ona el sürmeden önce çevresinde


ye-


di kez dönüsümü binlerce defa hayal ettim. Yanimda


kim-


lerm olacagim, önümde kimin olacagini, konusacagimiz


seyleri, birlikte edecegimiz dualari bile hayal ettim. Ama


büyük bir hayal kirikligina ugramaktan korkuyorum; bu


yüzden hayal kurmakla yetinmeye çahfiyorum.



Tüccar, o gün sergi tablasi yaptirmasi için izin


verdi


delikanliya. Herkes kendi düslerini ayni sekilde göremez;


kendince görür.


66




IKI AY DAHA GEÇTI. SERGI TABLASI


BILLÛ-


riye dükkânina daha çok müsteri çekti. Delikanli alti ay


daha böyle çalisirsa Ispanya'ya cfonüp altmis koyun


alabi-.


lecegini hesapladi. Hatta fazladan bir altmis koyun daha


alabilecekti. Bir yildan kisa süre içinde, sürüsünü ikiye katlamis ve Araplarla pazarlik edebilecek duruma gelmis


olacakti, çünkü bu tuhaf dili ögrenmeyi basarmisti. Billû-


riye Tüccari için Mekke nasil uzak bir hayalse, onun için


de Misir uzak bir hayale dönüsmüs oldugu için, pazar ye-


rinde yasadigi su malûm sabahtan bu yana, Urim ve


Tum-


mim'e bir daha basvurmamisti. Ama isinden hosnuttu


simdi ve basariya ulasmis olarak Tarifa'da karaya ayak


ba-


sacagi günü aklindan çikarmiyordu.


"Her zaman, ne istedigini bilmek zorunda


oldugunu


animsa," demisti yasli kral. Ne istedigini biliyordu deli-


kanli ve bu amaç dogrultusunda çalisiyordu. Belki de bu


il-


ginç ülkeye gelip bir hirsiza rastlamak ve bir kurus harca-


madan sürüsünü ikiye katlamakti onun hazinesi.


Kendisiyle gurur duyuyordu. Önemli seyler ögren-


misti: Billûriye ticareti, sözcüksüz dil ve simgeler gibi. Bir


ögleden sonra, yokusun basinda bir adam gördü, yokusu


tirmandiktan sonra birseyier içecek uygun bir yer bulama-


maktan yakiniyordu. Delikanli artik isaretlerin dilini bili-


yordu, konusmak için patronunun yanina gitti:


- Yokusu çikan insanlara çay ikram etmeliyiz,


dedi ona.


- Çay içebilecekleri bir yigin yer var, diye


yanitladi


Tüccar. ,


- Ama biz kristal bardaklarda çay ikram


edebiliriz.


Bu sayede insanlar çayi çok begenecekler ve kristal esya


ai-



67



mak isteyecekler. Çünkü-insanlari en çok etkileyen sey


gü-


zelliktir.


Tüccar hiçbir sey söylemeden uzun uzun


yardimcisi-


na bakti. Ama o aksam, aksam namazini kilip dükkâni


ka-


pattiktan sonra kaldirima oturdu ve onu nargile içmeye,


Araplarin tüttürdügü su garip pipodan tüttürmeye davet


etti.


- Neyin pesinde kosuyorsun? diye sordu yasli


Biliû-


riye Tüccari. - Size neyin pesinde oldugumu söyledim daha


önce:


Koyunlarimi geri almak zorundayim. Bunun için de para


gerek.


Yasli adam nargilesine yeniden ates koydu ve


uzun


uzun içine çekti marpuçtan.


- Otuz yildir bu dükkâni isletiyorum. Iyi ve kötü


kristal hangisidir biliyorum, ticaretin bütün inceliklerini


biliyorum. Dükkânima, boyutlarina, müsterilerime alis-


tim. Kristal bardaklarla çay satacak olursan, is daha da


bü-


yüyecek. O zaman da ben yasama tarzimi degistirmek


zo-


runda kalacagim.


- Peki, iyi bir sey degil mi bu?


- Kendi hayat tarzima alistim ben. Sen gelmeden


ön-


ce, dostlarim, benim aksime degisirken, isleri kötüye ya


da


iyiye giderken, burada bütün zamanimi kaybettigimi dü-


sünüyordum. Bu da alabildigine üzüyordu beni. Simdi


du-


rumun böyle olmadigini biliyorum: Gerçekten de dükkân


tam benim hayal ettigim durumda simdi. Degismek iste- miyorum, çünkü nasil degisecegimi bilmiyorum. Artik


tam anlamiyla kendime alismis durumdayim.


Delikanli ne diyecegini bilmiyordu. Bunun üzerine


konusmasini sürdürdü yasli adam:


- Benim için beklenmedik bir talih oldun,


Tanrinin


lütfü oldun. Simdi eskiden bilmedigim bir seyi biliyorum:


Degeri bilinmeyen her lütuf felakete dönüsüyor. Artik ha-


yattan bir sey beklemiyorum. Ama sen, simdiye kadar ak-


lima bile getirmedigim zenginliklere ve ufuklara bakmaya



68



zorluyorsun beni. Oysa, simdi bunlarin neler oldugunu


bildigim, önümdeki büyük olanaklari gördügüm için, ken-


dimi eskiden oldugundan daha kötü hissedecegim.


Çünkü


her seye sahip olacagimi biliyorum ve istemiyorum bunu.


'Iyi ki patlamis misir saticisina hiçbir sey


söylememi-


sim,' diye düsündü delikanli.


Günes batarken, bir süre daha nargile içmeyi


sürdür-


düler. Aralarinda Arapça konusuyorlardi, Arapça,


konusa- bildigi için çok mutluydu delikanli. Bir dönem, yeryüzün-


de bulunan her seyi kendisine, koyunlarinin


Ögretebilece-


gine inanmisti. Ama koyunlarin Arapça ögretmeleri ola-


naksizdi.


*Yeryüzünde koyunlarin ögretemeyecegi daha


baska


seyler olmali/ diye düsündü, hiçbir sey söylemeden Tüc-


car'a bakarak. 'Çünkü su ve yiyecekten baska bir sey


ara-


miyorlar. Galiba onlar ögretmiyorlar: Ben ögreniyorum.'


- Mektup, dedi sonunda Tüccar.


- Ne anlama geliyor dediginiz sey?


- Bunu anlamak için Arap olarak dogmak


gerekir.


Ama çevirisi 'yazili* gibi bir sey.


Ve nargilenin atesini söndürürken, delikanliya,


müste-


rilere kristal bardakta çay ikram edebilecegini söyledi.


Öyle zamanlar vardir ki, insan hayat irmaginin


akis


yönünü degistiremez.



6


9 INSANLAR SOKAGIN YOKUSUNU


TIRMANI-


yx>rlar ve yukariya varinca yorgunluk hissediyorlardi.


Ama yokusun basinda, birbirinden güzel kristaller


satilan


bir biîlûriye dükkâni vardi ve bu dükkânda da iç ferahlati-


ci nane çayi ikram ediliyordu. Insanlar, göz kamastirici


kristal bardaklarda sunulan nane çayini içmek için dükkâ-


na giriyorlardi.


- Vallahi karimin aklina hiç gelmedi böyle bir sey,


diyordu adamin biri; ve bu aksam evine konuklar


gelecegi,


kristal bardaklarin güzelliginden etkilenecekleri için, bir-


kaç kristal bardak satin aliyordu. Bir baska müsteri, kristal


kaplarda sunulan çayin çok daha iyi oldugunu kendi payi-


na dogruluyordu, çünkü çayin rayihasi uçup gitmiyordu.


Üçüncü müsteri de, büyülü güçlere sahip olmasi


nedeniy-


le, çayi kristal içinde ikram etmenin Dogu'ya özgü bir ge-


lenek oldugunu ileri sürüyordu.


Haber kisa sürede yayildi ve insan kafileleri, çok


eski


bir ticaret âlemine bu yeniligi getirmis olan dükkâni gör-


mek için yokusun tepesine tirmanmaya basladilar. Bunu görenler, kristal bardaklarda çay sunulan baska


dükkânlar


açtilar, ama bunlar yokus yukari bir sokagin tepesinde


bu-


lunmadiklari için müsteri yerine sinek avladilar.


Kisa bir süre sonra, Tüccar iki yeni müstahdem


daha


aldi ise. Ayrica yeniliklere susamis erkek ve kadinlarin is-


teklerini karsilamak için dizi dizi kristaller, çuval çuval


çay getirtmek zorunda kaldi.


Böylece alti ay geçti.


70




"DELIKANLI, GÜNES DOGMADAN


UYAftDL


anakarasina ayak bastigindan bu yana tami


tamina


on bir ay dokuz gün geçmisti. Özellikle bugün için satiri


almis oldugu beyaz renkli Arap kiligini giyindi. Deve deri-


si bir halkayla sarili türbanini basina geçirdi. Sonunda


yeni


sandaletlerini giyip gürültüsüzce asagi indi.


Kent hâlâ uykudaydi. Susamli simit yiyip kristal bir


bardaktan sicak çay içti. Ardindan dükkânin esigine otu- rup tek basina nargile tüttürmeye basladi.


Hiçbir sey düsünmeden tüttürdü nargileyi. Çöl


koku-


su tasiyarak esen rüzgârin ugultusundan baska bir ses


duy-


muyordu. Sonra, nargile içmeyi bitirince, elini ceplerinden


birine soktu ve çikardigi seye bir süre bakti.


Yüklüce bir para tutuyordu elinde. Yüz yirmi


koyun,


dönüs bileti ve kendi ülkesi ile su anda bulundugu ülke


arasinda bir ihracat-ithala't ruhsati almaya yetecek kadar


para. *


Yasli adamin uyanip dükkâni açmasina kadar


sabirla


bekledi. Birlikte çay içmeye gittiler.


- Ben bugün gidiyorum, dedi delikanli.


Koyunlarimi


almaya yetecek kadar param var. Sizin de Mekke'ye


gide-


cek kadar paraniz var.


Yasli adam hiçbir sey söylemedi.


- Hayir duanizi istiyorum sizden, diye üsteledi


deli-


kanli. Bana yardim ettiniz.


Yasli adam ses çikarmadan çay hazirliyordu.


Sonun- da, bir süre sonra delikanliya dogru döndü.


- Seninle gurur duyuyorum, dedi. Billûriye


dükkâni-


ma bir ruh verdin. Ama ben Mekke'ye gitmeyecegim, bili-



7


1



yorsun bunu. Tipki senin koyun satin almayacagini bildi-


gin gibi.


- Kim söyledi bunu size? diye sordu delikanli,


saskin-


likla.


·- Mektup, dedi kisaca, yasli Biilûriye Tüccari.


Ve onun için hayir dua okudu.


72




DELIKANLI ODASINA GITTI VE


ESYALARINI


topladi. Tika basa dolu üç mesin çanta. Tam ayrilmak


üze-


reyken, odanin bir kösesinde eski çoban heybesinin dur- dugunu gördü. Acinacak durumdaydi, varligi tamamen


ak-


lindan çikip gitmisti. Içinde, her zaman oldugu gibi kitabi


ve yamçisi vardi. Sokakta karsisina çikan ilk çocuga


arma-


gan etmeyi düsündügü yamçiyi heybeden çikartirken


yere


iki tas düstü. Urim ile Tummim.


O zaman yasli krali animsadi, animsayinca da,


bu


rastlasmayi uzun süredir düsünmemis oldugunu fark ede-


rek sasirip kaldi. Bütün bir yil durmadan çalismis, Ispan-


ya'ya basi önde dönmemek için gereken parayi


kazanmak-


tan baska bir sey düsünmemisti.


"Hayallerinden asla vazgeçme, demisti yasli kral.


Sim-


gelere dikkatli ol."


Urim ile Tummim'i yerden aldi ve yeniden kralin


ya-


kinlarda bir yerde oldugu duygusuna kapildi. Garip bir


duyguydu bu. Yil boyu acimasizca çalismisti ve isaretler


gitme zamaninin geldigini gösteriyordu.


'Geriye dönüp kaldigim yerden devam edecegim,'


di-


ye düsündü delikanli. 'Ne var ki, Arapçayi koyunlardan ögrenmedim.'


Ama koyunlar çok önemli baska bir sey


ögretmisler-


di: Yeryüzünde herkesin anladigi bir dil vardir ve kendisi,


dükkâni gelistirirken bu dilden yararlanmistir. Bu cosku-


nun dilidir, arzu edilen ya da inanilan bir seyi


gerçeklestir-


mek için sevgi ve tutkuyla yapilan girisimlerin dilidir.


Tanca artik onun için yabanci bir kent degildi. Burayi fet-


^.hettigi gibi bütün dünyayi fethedebilecegin! hissetti.



7


3




"Bir seyi gerçekten istedigin zaman, arzunu


gerçekles-


tirmeni saglamak için bütün evren isbirligi yapar," demisti


yasli kral.


Ama hirsizlardan, uçsuz bucaksiz çöllerden,


düsleri-


nin ne oldugunu bilen, ama bunlari gerçeklestirmek iste-


meyen insanlardan söz etmemisti yasli kral. Piramitlerin


bir tas yiginindan baska bir sey olmadigini ve isteyenin kendi bahçesine tas yigabilecegim söylememisti yasli


kral.


Ve eski sürünüzden daha büyügünü satin alacak kadar


pa-


raniz oldugunda, bu sürüyü satin almayi kendiniz için gö-


rev bildigimizi de söylemeyi unutmustu.


Heybeye/toparladi ve öteki çantalarla birlikte aldi.


Merdiveni inim; öteki müsteriler kristal bardaklardan çay-


larini yudumlarken bir yabanci çifte hizmet etmekteydi


yasli adam. Sabahin bu erken saatinde, iyi bir baslangiçti


güne. Delikanli, bulundugu yerden, Billûriye Tüccarinin


saçlarinin yasli kralin saçlarina tamamen benzediginin


far-


kina vardi ilk kez. Yersiz-yurtsuz, yiyecek-içeceksiz du-


rumda Tanca'da uyandigi ilk gün rastladigi seker tüccari-


nin gülümsemesini animsadi; bu gülümseme de yasli


krali


animsatiyordu.


"Sanki buradan geçmis ve bir iz birakmis gibi/


diye


düsündü. "Sanki bu insanlar yasamlarinin herhangi bir


dö-


neminde kralla karsilasmislar gibi.* Üstelik kendi Kisisel


Menkibesini yasayan kimseye her zaman göründügünü


de


söylemisti. Billûriye Tüccari ile vedalasmadan ayrildi oradan.


Kuskusuz onu görebilirdi, ama aglamak istemiyordu. Ne


var ki buradaki yasantisini, Ögrendigi iyi seyleri


özleyecek-


ti. Kendine iyice güveni vardi ve dünyayi ele geçirmek is-


tegi duyuyordu.


*Ama eskiden tanidigim kirlara gidip gene koyun


gü-


decegim.* Ancak, artik bu kararindan dolayi mutlu degil-


di. Bütün bir yil, bir düsü gerçeklestirmek için çalismisti,


ama bu düs, her dakika, giderek önemini yitiriyordu. Bel-


ki de gerçekte böyle bir düsü yoktu.



74




"KimbIlIr, belki de Billûriye Tüccari gibi olmak daha


iyidir? Mekke'ye hiç gitmeden oraya gitme arzusuyla


yasa-


mak.' Ama Urim ile Tummim'i elinde tutuyordu ve bu


iki ta§ yasli kralin gücünü ve iradesini kendisine aktariyor-


du. "Bir rastlanti sonucu -ya da bir isaret/ diye düsündü-


buraya geldigi ilk gün ugradigi kahveye geldi. Hirsiz


orada


degildi. Patron bir bardak çay getirdi. 'Yeniden çoban olabilirim,' dedi kendi kendine.


"Ko-


yunlara bakmayi ögrendim ve onlarin nasil bir sey olduk-


larini unutamam kesinlikle. Ama belki de Misir Piramitle-


rine gitme olanagim olmayacak bir daha hiçbir zaman.


Yasli adamin gögsünde altin bir gögüslük vardi ve benim.


geçmisimi biliyordu. Gerçek bir kraldi, bir bilge kral.'


Endülüs ovalariyla arasinda vapurla iki saatlik bir


me-


safe vardi ancak, ama kendisiyle Piramitler arasinda bir


çöl


vardi. Delikanli durumu bir baska açidan da


görebilecegini


düsündü: Aslinda simdi hazinesine iki saat daha az uzak-


taydi. Bu iki saatlik menzile varmak için asagi-yukan bir


yil harcamis olsa bile.


"Koyunlarima neden kavusmak istedigimi çok iyi


bili-


yorum. Koyunlari çoktandir taniyorum; insana fazja yük


olmazlar ve sevebilirim onlari; hazinemi çöl gizliyor, ama


Çölü sevecek miyim, sevmeyecek miyim, bunu bilmiyo-


rum. Hazineyi bulamayacak olursam, gene yurduma


dö-


nebilirim, iste, hayat ihtiyacim olan parayi bir anda verdi


bana ve gereken zamanim da var. Öyleyse neden


olmasin?' O anda içinde müthis bir rahatlama hissetti.


Istedigi


anda tekrar çobanlik yapabilirdi. Caninin çektigi anda


kristal saticisi olabilirdi. Belki de dünya baska hazineler


de


gizliyordu, ama kendisi bir tek düs görmüs ve bir krala


rastlamisti. Bu da herkesin basina gelmezdi.


Kahveden çikarken çok mutluydu. Tüccara mal


sagla-


yan müteahhitlerden birinin, kristalleri, çölü geçen ker-


vanlarla getirdigini animsamisti. Urim ile TummIm'i elle-


rine aldi; bu iki tas sayesinde, iste yeniden hazinenin izini


sürüyordu.



7


5




"Ben her zaman kendi Kisisel Menkibesini


yasayanla-


rin yanindayim," demisti yasli kral.


Piramitlerin gerçekten de çok uzakta olup


olmadikla-


rini Ögrenmek için ambara kadar yürüse ne kaybederdi? 76




TÜRLÜ TÜRLÜ HAYVAN, TER VE TOZ


KO-


kan bir binanin içinde oturuyordu Ingiliz. Artik buraya


ambar demek olanaksizdi; tam anlamiyla bir hayvan ahi-


riydi.


'Demek bütün ömrümü böyle bir yere ulasmak


için


harcamisim,* diye düsündü, bir kimya dergisinin


sayfalari-


ni dalgin dalgin karistirarak. *On yil ögrenimden sonra bir


hayvan ahirina ulastim.' '


Ama sürdürmek gerekiyordu. Simgelere inanmak


ge-


rekiyordu. Bütün hayatinin, gördügü ögrenimlerin bir tek


amaci vardi: Evrenin konustugu biricik gerçek dilî bul-


mak. Baslangiçta Esperanto dilini ögrenmis, ardindan


din-


leri incelemis ve sonunda simyaya merak sarmisti. Espe-


rantoca konusmayi biliyordu, degisik dinlerin hepsini ek-


siksiz anliyordu, ama henüz bir simyaci degildi.


Kuskusuz,


birçok önemli sorunu çözmeyi basarmisti. Ama


arastirma- lari öyle bir evreye ulasmisti ki, bundan öteye gitmesi


ola-


naksiz gibiydi. Herhangi bir simyaciyla iliski kurmak iste-


mis, ancak bunda basarili olamamisti. Ne var ki, tuhaf in-


sanlardi su simyacilar, kendilerinden baskasini


düsünmü-


yorlar ve ona yardimci olmayi kabul etmiyorlardi,. Kimbi-


lir, belki de Sihirli Tas'in1 -baska bir deyisle, Felsefe Ta-


Si'nin- gizini kesfedememislerdi ve belki de bu yüzden


ses-


sizlige gömülüyorlardi?


Felsefe Tasi'ni bos yere ararken, babasindan


kalan ser-


vetin bir bölümünü harcamisti. Dünyanin en büyük kü-


tüphanelerine gitmis, simyacilikla ilgili en önemli, en en-


der kitaplari satin almisti. Bu kitaplardan birinde, ünlü bir


1 SJmyacilara göre madenim altnia çrviren tas.. (Çfv.)



7


7



Arap simyacinin bundan yillar önce Avrupa'yi ziyaret et-


tigini okumustu. Kitapta, bu Arap simyacinin iki yüzyili askin bir süre önce, Felsefe Tasi'ni ve Ebedî Hayat Iksi-


ri'nI kesfettigini yaziyordu. Bu öykü ingiliz'i etkilemisti.


Ama dostlarindan biri çöle yaptigi bir arkeoloji


gezisinden


sonra, olaganüstü güçleri olan bir Arap'tan söz etmemis


olsaydi, bunun da tipki ötekiler gibi bir efsaneden baska


bir sey olmadigini düsünecekti.


"Fayoum Vahasi'nda yasiyor," demisti, "insanlar,


ya-


sinin iki yüz yili astigini ve herhangi bir madeni, altina dö-


nüstürme gücüne sahip oldugunu söylüyorlar."


Kendinden geçen Ingiliz müthis heyecanlanmisti.


Bu-


nun üzerine, önceden yapmis oldugu bütün anlasmalari


bozdu, en önemli kitaplarini yanina aldi, ve iste disarida


Sahra'yi geçecek büyük bir kervan hazirlanirken, kendisi


simdi bir hayvan ahirina benzeyen ambarda


bulunuyordu.


Ve bu kervan AL-Fayoum'dan geçecekti.


"Su lanet olasica Simyaciyi mutlaka bulmaliyim,*


diye


düsündü Ingiliz.


Ve hayvanlarin kokusu daha bir katlanilir oldu.


Ingiliz'in bulundugu binaya çantalar yüklenmis bir


Arap genci girdi ve onu selamladi.


- Nereye gidiyorsunuz? diye sordu genç Arap. - Çöle, diye yanitladi ingiliz; ve tekrar okumaya


dal-


di. Su anda kimseyle konusmak istemiyordu. Simyaci


ken-


disini kuskusuz sinavdan geçirecegi için on yil içinde ög-


renmis olduklarini animsamasi gerekiyordu.


Arap genç de bjr kîtsp çikartip okumaya basladi.


Ki


tap Ispanyolca yazilmisti. 'Bir sans,' diye düsündü Ingiliz


Ispanyolcayi, Arapça'dan daha iyi konusuyordu ve bu de


likanli da Fayoum'a gidecekse, önemli seylerle ugrajmad


gi zamanlar yaninda sohbet edecek biri olacakti.


78




'ÇOK GARIP/ DIYÎ DÜSÜNDÜ DELIKANLI,


öykünün basinda yer alan cenaze törenini yeniden /okur-


ken. 'Kitabi okumaya baslayali neredeyse iki yil olacak


bîr


süre sonra, ama bu sayfalardan öteye geçemedim.'


Yanin-


da kendisine engel -olacak bir kral bulunmasa da,


dikkatini


kitapta toplayamiyordu. Ama simdi önemli bir seyi anli-


yordu: Bir seye karar vermek baslangiçtan baska bir sey degildir. Insan bir seye karar verdigi zaman, karar verdigi


sirada hiç öngörmedigi, düsünde bile aklina gelmeyen bir


yöne dogru, siddetli bir akintiya kapilip gidiyordu.


'Hazînemi aramaya karar verdigimde, bir billûriye


dükkâninda çalisacagim hiç aklima gelmemisti,' diye dü-


sündü, düsüncesini dogrulamak için. 'Ayni sekilde, bu


kervan, almis oldugum bir karara uygun olabilir, ama gü-


zergâhi bir gjz olarak kalacak her zaman.'


Karsisinda, kendisi de bir kitap okumakta olan


Avru-


pali vardi. Sevimsiz bir adamdi: Içeri girdiginde kendisine


küçümseyerek bakmisti. Belki dost olabilirlerdi, ama Av-


rupali hemen susmustu.


Delikanli kitabini kapatti. Bu Avrupali ile arasinda


herhangi bir benzerlik kurulmasina olanak verecek hiçbir


sey yapmak istemiyordu. Cebinden Urim ile Tummim'î


çikartip taslarla oynamaya basladi.


Yabanci bir çiglik atti:


- Bir Urim ile bir Tummim!


Delikanli taslari hemen cebine koydu.


- Satilik degiller, dedi.


- Pek bir sey etmezler, dedi Ingiliz. Alt tarafi iki


ka-


ya kristali, hepsi bu. Yeryüzünde milyonlarca kaya kristali ~ 79



var, ama wlayanlar için, Urim ile Tummim bunlar. Dün-


yanin bu bölgesinde bulunduklarini bilmiyordum.


- Bunlari bana bir kral armagan etti, dedi


delikanli.


Yabanci sasirip kaldi. Sonra elini cebine sokup


titreye-


rek iki benzer tas çikardi.


- Bir kraldan söz ediyordunuz, dedi.


- Sanki bir kralin bir çobanla konusmayacagina


ina-


niyorsunuz, dedi delikanli. Bu kez konusmayi kendisi so-


na erdirmek istiyordu.


- Tam tersine. Çobanlar, kimsenin tanimak


istemedi-


gi bir krala saygi gösteren ilk insanlardir.1 Bu nedenle,


krallarin çobanlarla konusmasinin olaganüstü bir yani


yok.


Ve delikanlinin söylediklerim iyi anlamamasindan


çe-


kinerek ekledi:


- Incil'de geçer. Bu Urim ile bu Tummim *i


yapmayi bu kitaptan ögrendim. Bu taslar Tanri 'nin izin verdigi bi-


ricik kâhinlik araçlaridir. Rahipler altindan bir gögüslükte


tasirlardi bunlari.


Delikanli birden burada oldugu için mutlu hissetti


kendini.


"Belki de bir isarettir bu," dedi Ingiliz, sanki yüksek


sesle düsünüyormusçasma.


- Size isaretlerden kim söz etti?


Delikanlinin ilgisi her an giderek artiyordu.


- Hayatta, her sey isarettir, dedi Ingiliz,


okumakta


oldugu dergiyi kapatarak. Evren, herkesin anlayacagi bir


dilde varolmustur, ama insanlar unutmustur bu dili. BIr-


çok seyle birlikte bu Evrensel Dil*i ariyorum ben. Bu yüz-


den buradayim. Çünkü bu Evrensel Dil'i bilen birini bul-


mam gerekiyor. Bir Simyaci.


Konusma ambar yöneticisinin araya girmesiyle


kesil-


1 Matta Inciti'nm 2 Babinda sözü fdilcn müneccimlere


(çobanlara) gönderme yapiliyor.


Mctnidc grçen "bir kral* ne IM Prygambr rdir. (Çev.)



80




- Sizlerin talihiniz var, dedi sisko Arap. Bu ögleden


sonra bir kervan y ola çikiyor Al-Fayoum için.


- Ama ben Misir'a gidecegim, dedi delikanli.


- Ai-Fayoum da Misir'dadir, diye yanitladi


sisman


adam. Tuhaf bir Araplik var sende!


Delikanli aslinda Ispanyol oldugunu söyledi. Ingiliz


sevindi buna: Arap gibi giyinmis de olsa, hiç degilse bir


Avrupaliydi.


- Isaretleri Talih" diye tanimliyor adam, dedi


Ingiliz,


sisko Arap disari çikinca. Becerebilsem, 'talih' ve 'rastlan-


ti* sözcükleri üzerine büyük bir ansiklopedi yazardim. Ev-


rensel Dil bu sözcüklerle yazilir.


, Sonra konusmayi sürdürdüler. Ingiliz, delikanliya


kendisini elinde Urim ile Tummim'le bulmasinin bir rast-


lanti olmadigini söyledi. Ona, onun da Simyaciyi


aramaya


gidip gitmedigini sordu.


- Ben bîr hazine aramaya gidiyorum, diye


yanitladi


delikanli ve bunu söyledigine hemen pisman oldu.


Ama Ingiliz onun bunu söylemesine pek önem


vermI-


yormus gibi görünüyordu. - Bir bakima ben de, dedi.


- Ama ben simyanin ne anlama geldigini bile


bilmi-


yorum, diye ekledi delikanli, ambar yöneticisinin kendile-


rini disaridan çagirdigi sirada.



*


Simyaci 81/6




"BEN KERVAN BASIYIM," DEDI UZUN


SAKAL-


li, siyah gözlü bîr adam. Kilavuzluk ettigim herkesin üze-


rinde ölüm ve kalim hakkim vardir. Çünkü çöl, erkekleri


bazen çildirtan kaprisli kadina benzer.


Ortalikta ikI yüze yakin insan ve bunun iki kati


kadar


da hayvan vardi. Hecin develeri, atlar, katirlar, kuslar. Ka-


dinlar ve çocuklar da vardi ve birçok Insan belinde kiliç


ya


da omzunda uzun namlulu silah tasiyordu. Ingiliz'in ya-


ninda içi kitap dolu bir yigin yolculuk sandigi vardi. Alan-


da bir harrangürra ki demeyin gitsin. Dogal olarak, Ker-


van Basi herkesin iyice anlamasi için ayni söylevi birkaç


kez tekrarladi:


- Burada her milletten insan var ve bu insanlarin yü-


reginde türlü çesitli tanri var. Benim tek Tanrim Allah'tir


ve Allah adina yemin ederim ki çölü bir defa daha alt et-


mek için, elimden gelen her seyi ve en iyisini yapacagim.


Amma ve lakin, herkesin, inandigi Tanri adina bütün


kal-


biyle yemin etmesini istiyorum ki bana her zaman bilâ-


kayd-ü-sart itaat edecektir. Zira, çölde itaatsizligin anlami


ölümdür.


Kalabalikta boguk bir fisiltidir gitti. Herkes kendi


tanrisinin tanikliginda mirildanarak yemin ediyordu. Deli-


kanli Isa için yemin etti. Ingiliz agzini açmadi. Mirilti basit


bir yeminden daha uzun sürdü, insanlar Tanri'nm esirge-


mesi için de dua ediyorlardi.


Uzun uzun bir boru çaldi ve herkes binitlerine


birfdi.


Delikanli ile Ingiliz binit olarak deve satin almislardi, bu


yüzden hayvanlara binmekte epeyce zorlandilar.


Delikan-


li, agir kitap sandiklari yüklenmis olan Ingiliz'in devesine


acidi.


82




- Rastlanti yoktur, dedi Ingiliz, ambarda baslamis ol-


duklari konusmayi sürdürerek. Buraya gelmeme bir arka-


dasim sebep oldu, çünkü bu arkadasim bir Arap


taniyordu


ki bu Arap...


Ama kervan yola koyuldu ve anlattiklarini


duymak


olanaksizlasti. Delikanli neyin söz .konusu oldugunu çok


iyi biliyordu: Bir seyi bir baska seye baglayan, kendisini


Çoban olmaya yönlendiren, ayni düsü birkaç kez


görmesi-


ne, Afrika'ya yakin bir kente gelmesine, bir alanda bir kra-


la rastlamasina, bir hirsiz tarafindan soyulmasina ve


bunun


sonucu olarak da bir billûriye tüccariyla tanismasina, vb...


yol açan gizemli bir zincir, gizemli bir bag.


'insan, hayaline yaklastikça, Kisisel Menkibe daha


çok


gerçek yasama nedeni oluyor,* diye düsündü delikanli.



Kervan, gündogusu yönünde yola koyuldu. Gün


bo-


yu yol aliyor, günes azginlasmaya baslayinca mola veri-


yor, sonra günes inmeye baslayinca tekrar yola koyulu-


yorlardi. Delikanli, zamaninin çogunu kitap okumakla ge-


çiren Ingiliz'le pek konusmuyordu. Bu nedenle, çölde ilerleyen insan ve hayvanlari


sessiz-


ce gözlemlemeye koyuldu. Yola çiktiklari güne göre


simdi


her sey farkliydi. O gön bir hay huy, bagirip çagirma, kü-


çük çocuklarin ziriltilari, at kisnemeleri birbirine karisi-


yor ve bu kargasanin içinde rehberlerle tüccarlarin


sabirsiz


komutlari duyuluyordu.


Ama çölde, sürekli esen rüzgâr ve hayvanlarin


ayak


seslerinden baska bir sey yoktu. Rehberler bile artik


kendi


aralarinda konusmuyorlardi.


- Su gördügün kum enginliklerini birçok kez


geçtim


daha önce, dedi bir aksam bir deveci. Ama çöl öylesine


ge-


nis ve ufuk öylesine uzaklarda ki, insan kendini küçücük


hissediyor ve susuyor, agzini açamiyor.


Simdiye kadar hiç çöl geçntemis olmasina karsin,


de-


vecinin ne demek istedigini anladi delikanli. Çünkü ne za-


man bir denize ya da bir atese baksa, doga olaylarinin


son- I



8


3



suzluk ve gücünün derinliklerine dalip agzini açmadan sa-


atler geçirebilirdi.


'Koyunlardan, kristallerden çok sey ögrendim,'


diye


düsündü. "Ayni sekilde çölden de birseyler ögrenebilirim.


Çünkü hem daha yasli, hem daha bilge.'


Rüzgâr durmadan esiyordu. Tarifa'da, surlarin


üzerin-


de oturdugu sirada yüzünde hissettigi rüzgarin bu rüzgar


oldugunu animsadi. Belki de ayni rüzgâr, su anda su ve


yi-


yecek pesinde Endülüs kirlarinda dolasan koyunlarin yü-


nünü oksayarak geçiyordu.


*Artik benim koyunlarim degiller,* diye düsündü,


ger-


çek bir özlem duymaksizin. 'Baska bir çobana alistilar ve


kuskusuz unuttular beni. Böylesi çok iyi. Koyunlar gibi


dolasmaya alismis kimse, ayrilik vaktinin gelecegini her


zaman bilir.'


Sonra tüccarin kizini animsadi: Hiç kuskusuz çoktan


evlenmisti kiz, bundan emindi. Belki de bir patlamis misir


sancisiyla, ya da okuma bilen ve ona olaganüstü öyküler


anlatmayi beceren bir baska çobanla. Herhalde bunlari


be-


cerebilen yalnizca kendisi degildi. Ama bu önsezi içini al-


tüst etti. Kendisi de, kimbilir bütün insanlarin geçmisine


ve simdisine taniklik eden su ünlü Evrensel Dil'i ögren-


mekteydi belki? "Önseziler," derdi annesi sik sik. Önsezi-


lerin, içinde bütün insan hayatlarinin bir bütün olustura-


cak sekilde birbirine baglandigi hayat irmaginin evrensel


akisina ruhun yaptigi ani dalislar oldugunu anlamaya


bas-


lamisti: Öyle ki, her sey yazili oldugu için, her seyi bilebi-


lirdik.


- Mektup, dedi, Billûriye Tüccarini düsünerek.



Çöl kimi yerde kumlarla, kimi yerde de taslarla


kap-


liydi. Kervan bir tas kütlesiyle karsilasinca çevresini


dolasi-


yordu; tas yigimyla karsilasinca bu yiginlarin sinirini izli-


yordu. Deve ayaklarina ince gelen kumla karsilasinca,


ku-


mun daha saglam oldugu bir geçit araniyordu. Kimi za- man, tuzla kapli kurumus göl yataklariyla karsilasiyorlar-



84



di. Hayvanlar zorlaniyor, bunun üzerine deveciler asagi


at-


layip hayvanlara yardim ediyorlardi. O zaman, yükleri


kendi sirtlarina alip tehlikeli yeri geçtikten sonra hayvan-


lara yeniden yüklüyorlardi. Bir rehber ölürse ya da hasta-


lanirsa, deveciler onun yerini doldurmak için kendi arala-


rinda kura çekiyorlardi.


Ama bütün bunlarin bir tek nedeni vardi: Hep


ayni


hedefi amaçladigi için, kervanin bunca dolasmasinin pek


bir Önemi yoktu. Bütün engeller asilinca, vahanin hangi


yönde bulundugunu gösteren yildizi karsisinda buluyor-


du. Ve insanlar sabahin erken saatlerinde gökyüzünde


pa-


rildayan bu yildizi görünce, onun kendilerine kadinlarin,


suyun, palmiyelerin ve hurmalarin bulundugu yeri göster-


digini biliyorlardi. Bunlari bir tek Ingiliz fark etmiyordu:


Çogunlukla kitaplarindan birini okuyor oluyordu.


Delikanlinin da yolculugun ilk günlerinde okumayi


denedigi bir kitabi vardi. Ama o, k-ervani gözlemlemeyi,


rüzgârin sesini dinlemeyi çok daha ilginç buluyordu. De- vesini daha iyi tanimayi ögrenip de ona yakinlik duymaya


baslar baslamaz, kitabi bir yana atti. Bununla birlikte bir


bosinanci da vardi: Bu kitabi ne zaman açsa, önemli bir


in-


sana rastlayacagini düsünüyordu.


Sonunda, sürekli olarak yaninda giden bir


deveciyle


dost oldu. Aksam konaklamalarinda, atesin çevresinde


din-


lenirken, ona çobanlik yaptigi sirada basindan geçen


ilginç


olaylari anlatiyordu.


Deveci bu sohbetlerden birinde ona kendi


hayatini


anlatmaya basladi.


- El-Kairoum yakinlarindaki bir köyde oturuyor-


dum, dedi. Bir bostanim, çocuklarim ve ölümüme kadar


degismeyecek bir hayatim vardi. Bir yil ürün her zaman-


kinden daha bol oldu, biz de Mekke'ye gittik ve böylece o


zamana kadar yerine getirmemis oldugum bir farizami


eda


etmis oldum. Artik gönül rahatligiyla ölebilirdim ve öldü-


güm için de mutlu olurdum. 8


5




Bir gün yer titremeye basladi ve kabaran Nil,


yatagin-


dan tasti. O zamana kadar yalnizca baskalarinin basina


gel-


digini sandigim sey benim de basima geldi. Komsularim,


sel yüzünden zeytin agaçlarim yitireceklerinden korktular;


karim çocuklarinin sulara kapilip gitmesinden korktu.


Ben de sahip olmayi basardigim seylerin yok olacagi dü-


süncesiyle korkuya kapildim.


Ama çaresi yoktu bunun. Topraktan elde edilecek


bir


sey kalmamisti artik, ben de yasamak Iç i baska bir çare


aradim. Simdi devecilik yapiyorum. Ama bu sayede Al-


lah'in kelâmini anlayabildim: Kimse bilinmezden korkma-


mali, çünkü herkbs istedigi ve ihtiyaç duydugu seyi ele


ge-


çirebilir.


ister hayatimiz, ister ekin tarlalarimiz olsun, sahip


ol-


dugumuz seyleri yitirmekten korkariz. Ama hayat hikâye-


miz ile dünya tarihinin ayni El tarafindan yazilmis oldugu-


nu anladigimiz zaman, bunu anîar anlamaz, bu korku uçup gider.


86




BAZEN, AKSAM KONAKLAMALARINDA


KER-


vanlar karsilasiyorlardi. Sanki her sey bir Yüce El tarafin-


dan yazilmis gibi, bir kervanin gereksinim duydugu sey


ötekinde bulunuyordu. Deveciler kum firtinalari konu-


sunda birbirlerine bilgi veriyorlar; atesin çevresinde topla-


nip çölle ilgili öyküler anlatiyorlardi.


Kimi zaman, yüzleri peçeli gizemli insanlar da


geli-


yordu: Kervanlarin izledigi yolu gözetleyen bedevilerdi


bunlar. Soyguncular, asi kabileler konusunda bilgi veriyor-


lardi. Koyu renkli cellabyalarina1 ve yalnizca gözlerini


açikta birakan kefyelerine sarinmis olarak, sessizce gelip


sessizce gidiyorlardi.


Bu gecelerden birinde, atesin önünde oturan


delikanli


ile Ingiliz'in yanina deveci de geldi.


- Kabileler arasinda savas söylentileri var, dedi.


Üçü birden sustular. Genç ispanyol, kimse agzini


açip


bir sey söylememesine karsin, ortaligi bir korku sardigini fark etti. Sözsüz dili, Evrensel Dil'i bir kez daha anliyor-


du.


Bir süre sonra tehlike olup olmadigini sordu


Ingiliz.


- Çöle giren kimse için geri dönüs yoktur, diye


ya-


nitladi deveci. Geride1 dönemedigine göre, çaresi yok,


en


iyi nasil ilerler, o yolu bulacaktir. Tehlike de dahil olmak


üzere gerisini Allah bilir.


Ve sözünü gizemli "Mektup!" sözcügüyle bitirdi.


- Kervanlara daha çok dikkat etmelisiniz, dedi


deli-


kanli Ingiliz'e, deveci yanlarindan ayrilinca. Dolambaçli


bir yol Izliyorlar, ama hep ayni noktaya gidiyorlar.


1 Kuzey Afrika'da erkek ve kadinlarin giydikleri uzun


kollu, balikli giysi. (Çrv.)


2 Araplarda, erkeklerin püf küllü bjrç örtü j û. (Çrv.)




87




- Siz de dünya konusunda daha çok sey


okumalisi- niz, diye yanitladi Ingiliz. Kitaplar tipki kervanlara ben-


zerler.



Uzun insan ve hayvan dizisi bundan sonra daha


hizli


ilerlemeye basladi. Artik sessizlik yalnizca gündüzleri


ege-


men degildi. Aksamlari, insanlarin sohbet etmek için ates


basinda toplanmaya alistiklari saatte de yavas yavas


sessiz-


lik hüküm sürmeye basladi. Bir gün kervan basi,


geceleyin


dikkat çekmemek için ates yakilm amasina karar verdi.


Bunun üzerine yolcular, üsümemek için


hayvanlarin


olusturdugu bir çemberin ortasinda hep birlikte uyumaya


basladilar. Kervan basi ayrica konak yerinin çevresine


göz-


cüler koydu.


Bu gecelerden birinde, bir türlü uyuyamayan


Ingiliz.


gidip genç Ispanyolu buldu; birlikte, yakinlardaki kumul-


larda gezdiler. Dolunay vardi. Delikanli bütün hayat öy-


küsünü Ingiliz'e anlatti.


ingiliz, delikanlinin çalismaya baslamasindan sonra


her gün daha bir gelisen billûriye dükkâni evresine özel


bir ilgi gösterdi.


- Her seyi temel kural yönlendiriyor, dedi. Buna


simyada Evrenin Ruhu adi verilir. Bütün kalbimizle bir


sey istedigimiz zaman, Evrenin Ruhu'na daha yakin olu-


ruz. Olumlu bir güçtür.


Ayrica, bunun insanlara özgü bir ayricalik


olmadigini


söyledi: Ister bir maden, ister bir bitki, Ister bîr hayvan ya


da düsünce olsun, yeryüzünde bulunan her seyin bir ruhu


vardi.


- Topragin altinda ve üzerinde bulunan her sey


dur-


madan degisir, çünkü toprak canlidir ve bir ruhu vardir.


Bizler bu Ruh'un bir parçasiyizdir ve onun bizim yarari-


miza çalistigini çok az biliriz. Billûriye dükkâninda, vazo-


larin da sizin basariniza katkida bulunduklarini


anlamalisi-


niz.


88




Delikanli, ayi ve beyaz kumlari seyrederek bir


süre


konusmadi, - Çölde ilerleyen kervani gözlemledim, dedi


sonun-


da. Kervan ve çöl ayni dili konusuyorlar; çöl, kervanin


ilerlemesine bu nedenle izin veriyor. Kendisiyle kusursuz


bir esuyum içinde olup olmadigini anlamak için, kervanin


her adimini hissediyor; ve durum böyleyse, kervan


vahaya


ulasacaktir. Ama, içimizden biri ne kadar cesur olursa ol-


sun, bu dili anlamayacak olsaydi, daha ilk gün ölürdü.


Birlikte ayisigini seyretmeyi sürdürdüler.


- Simgelerin büyüsü, diye sürdürdü konusmayi


deli-


kanli. Rehberlerimizin, çölün isaretlerini nasil okuduklari-


ni, kervanin ruhunun çölün ruhuyla nasil konustugunu


gördüm.


Bir süre sonra Ingiliz konusmaya basladi:


- Gerçekten de kervana biraz daha dikkat


etmeliyim,


dedI sonunda.


- Ben de kitaplarinizi okumaliyim, diye yanitladi


de-


likanli.



8


9 TUHAF KITAPLARDI BUNLAR. CIVADAN,


tuzdan, ejderhalardan ve krallardan söz ediyorlardi, ama


o


hiçbir sey anlamiyordu. Ne var ki, sanki bütün kitaplarda


sürekli tekrarlanan bir düsünce var gibiydi: Her sey bir ve


tek seyin belirtisidir.


Bu kitaplardan birinden, simyanin en önemli


metni-


nin yalnizca birkaç satirdan olustugunu ve bir zümrüt


üze-


rine yazili oldugunu ögrendi.


- Zümrüt levha, dedi Ingiliz, arkadasina bir §ey


ög-


rettigi için gurur duyarak.


- Ama öyleyse neden bu kadar çok kitap var?


- Bu birkaç satiri yorumlamak için, dedi Ingiliz.


As-


linda kendisi de bu yanita tam olarak inanmis degildi.


Delikanlinin en çok ilgi duydugu kitapta, ünlü


simya-


cilarin yasamöyküleri yer aliyordu. Bütün yasamlarini, la-


boratuvarlarinda madenleri aritmaya adamis insanlardi


simyacilar; bir maden yillarca ateste pisirilecek olursa,


kendine özgü bütün niteliklerinden kurtulacagina ve onun yerine geriye Evrenin Ruhu'nun kalacagina inaniyorlardi.


Bu Yüce Nesne, simyacilarin yeryüzünde bulunan her


seyi


anlamalarina olanak sagliyordu. Çünkü bu Yüce Nesne,


bütün nesnelerin kendi aralarinda iletisim kurmalarini


sag-


layan dildi. Büyük Marifet ya da Büyük Yapit adini ver-


dikleri bu bulgu iki parçadan olusuyordu: Sivi ve kati.


- Bu dili anlamak için, insanlari ve simgeleri


gözlem-


lemek yeterli degil midir? diye sordu delikanli.


- Her seyi basitlestirmek gibi bir saplantiniz var,


di-


ye yanitladi Ingiliz, öfkeyle. Simya ciddi bir istir. Sürecin


bütün evrelerini üstatlarin ögrettikleri gibi izlemek zorun-


ludur.



90




Delikanli, Büyük Yapit'in sivi kesimine Ebedî


Hayat


iksiri adi verildigini çikardi. Bu iksir yalnizca bütün hasta-


liklari iyilestirmekle kalmiyor, ayni zamanda simyacilarin


yaslanmalarina engel oluyordu. Kati kesimine Felsefe Tasi


adi veriliyordu.


- Felsefe Tasi'ni bulmak öyle kolay bir is


degildir,


dedi Ingiliz. Simyacilar, madenleri aritan atesi gözlemle-


mek için yillarca laboratuvarlarma kapaniyorlardi. Atese


bakmaya kendilerini öylesine veriyorlardi ki, vicdanlarin-


da, dünyanin bütün fani degerlerinden kurtulup ariniyor-


lardi. Ve sonunda, bir gün, madenleri aritmanin aslinda


kendilerini arindirmak oldugunu anliyorlardi.


Delikanli o zaman Billûriye Tüccarini animsadi.


Billû-


riye Tüccari, ikisini de kötü düsüncelerden kurtardigi için,


kristal vazolari temizlemenin iyi bir sey oldugunu söyle-


misti. Giderek, simyanin gündelik yasamdan ögrenilmesi


gerektigine inaniyordu delikanli.


- Üstelik, diye yeniden konusmaya basladi


Ingiliz,


Felsefe Tasi'nm tam anlamiyla olaganüstü bir özelligi


var-


dir. Büyük bir adi maden kütlesini altina çevirmek için


küçücük bir parçasi yeter.


O andan sonra, delikanlinin simyaya olan ilgisi


iyice


büyüdü. Biraz sabirla, her seyi altina dönüstürebilecegini


düsünüyordu. Bunu basarmis olan insanlarin yasamöykü-


lerini okudu: Helvetius, Elias, Fulcanelli, Geber. Büyüleyi-


ci öykülerdi bunlar: Hepsi kendi Kisisel Menkibe'lerini so-


nuna kadar yasiyorlardi. Yolculuklar yapiyorlar, bilginler-


le bulusuyorlar, inançsizlarin gözlerinin önünde mucizeler


yaratiyorlar ve Felsefe Tasi ile Ebedî Hayat Iksiri'ni elle-


rinde bulunduruyorlardi.


Ama kendisi, Büyük Yapit'a ulasma yöntemini


ögren-


meye kalkisinca, tam anlamiyla sasirip kaliyordu. Bu ko-


nuda, desenlerden, sifreli bilgilerden, anlami karanlik me-


tinlerden baska bir sey yoktu.



, - Neden anlasilmasi bunca güç bir dil kullaniyorlar?


diye sordu bir aksam Ingiliz'e delikanli.



9


1




Bu arada Ingiliz'in oldukça keyifsiz göründügünü


fark


etti, sanki kitaplarini özlemis gibi.


- Anlamak için yeterince sorumluluk duyanlarin,


yalnizca bunlarin anlayabilmeleri için, diye yanitladi Ingi-


liz. Herkesin kursunu altina dönüstürmeye kalkistigini


düsünün biraz. Bir süre sonra altinin hiçbir degeri


kalmaz-


di. Yalnizca, inatçi insanlar, dirençli arastirmacilar Büyük


Yapit'i gerçeklestirmeyi basarabilirler. Çölün ortasinda


bulunusumun nedeni de bu iste. Sifreleri çözmeme


yardim


edecek gerçek bir simyaciyi bulmak için.


- Bu kitaplar ne zaman yazildilar? diye sordu


deli-


kanli.


- Birkaç yüzyil Önce.


- O siralar, basimevi yoktu henüz. Simya


bilgisine


herkesin ulasmasi olanaksizdi. Peki, bu tuhaf dilin, bu


sim-


gelerin amaci ne?


Bu diretmeye karsin, soruyu yanitlamadi Ingiliz.


Bir-


kaç gündür kervani dikkatle gözlemledigini ve yeni bir sey


kesfetmedigini söyledi. Ancak bir sey fark etmisti: Gide-


rek savastan daha çok söz ediliyordu.


92 BIR GÜN DELIKANLI, KITAPLARINI


INGILIZ'E


geri verdi.


- Epeyce birseyler ögrendiniz mî bari? diye


sordu In-


giliz, sabirsiz bir merakla. Sava? korkusundan kurtulmak


için birisiyle konusmaya gereksinimi vardi.


- Evrenin bir ruhu oldugunu ve bu ruhu anlayan


kimsenin nesnelerin dilini anlayacagini ögrendim. Birçok


simyacinin kendi Kisisel Menkibe'sini yasadigini ve


sonun-


da Evrenin Ruhu'nu, Felsefe Tasi'ni, Ebedî Hayat Iksiri'ni


kesfettiklerini ögrenim.


Özellikle de, bu seylerin çok basit oldugunu ve bir


zümrütün üzerine yazilabileceklerini ögrendim.


Ingiliz hayal kirikligina ugradi. Yillar süren


ögrenim,


büyülü simgeler, güçlükle ögrenilen sözcükler, laboratu-


var aletleri, bunlarin hiçbiri delikanliyi etkilememisti. 'Bu


seyleri ögrenemeyecek kadar yontulmamis bir ruhu olma-


~


h/ diye düsündü.


Kitaplarini alip devenin semerine asili duran


çantalari- na koydu.


- Gidip kervaninizi gözlemlemeyi sürdürün, dedi.


Si-


zin kervan da önemli bir sey ögretmedi bana.


Delikanli, çölün sessiz enginligini, hayvanlarin


yürür-


ken kaldirdiklari kumu seyretmeye koyuldu. "Herkesin


kendine göre bir ögrenme tarzi var,' diye tekrarliyordu


kendi kendine. "Onun ögrenme tarzi benim ögrenme tar-


zim degil; benim ögrenme tarzim, onun tarzi degil. Ama o


da, ben de kendi Kisisel Menkibe'mizi ariyoruz; bu -yüz-


den ona saygi duyuyorum/



93




KERVAN, ARTIK HEM GECE, HEM DE


GÜN-


düz yol aliyordu. Yüzleri peçeli ulaklar giderek daha sik


gelmeye baslamisti. Simdilerde delikanliya arkadas gibi


davranan deveci, kabileler arasinda savas çiktigini söyle-


misti. Vahaya vaktinde varabilirlerse talihli sayilirlardi.


Hayvanlar bitkin düsmüs, insanlar giderek


sessizles-


mislerdi. Sessizlik geceleyin daha ürkütücüydü. Özellikle


de bir devenin bozlamasi (daha önce, alt tarafi bir deve bozlamagiydi) ortaliga korku saldigi zaman: Bir saldiri


isa-


reti olabilirdi.


Ne var ki, savas tebdilinden çokça etkilenmis gibi


gö-


rünmüyordu deveci.


- Yasiyorum, dedi delikanliya, aysiz ve kamp


atessiz


bir gece, hurma yerken. Ve bir sey yerken yemekten bas-


ka bir sey düsünmem. Yürüdügüm zaman da


yürüyece-


gim, hepsi bu. Savasmak zorunda kalirsam, ölüm su gün


ya da bu gün gelmis viz gelir tiris gider. Çünkü ben ne


geç-


miste, ne de gelecekte yasiyorum. Benim yalnizca


simdim


var ve beni sadece o ilgilendirir. Her zaman simdide yasa


mayi basarabilirsen, mutlu bir insan olursun. Çölde haya


oldugunu, gökyüzünde yildizlar oldugunu ve insan


hayati


ntn özünde bulundugu için kabile muhariplerinin savastik


larim anlayacaksin. O zaman hayat bir bayram, bir senli1


olacak, çünkü hayat yasamakta oldugumuz andan


ibaretti


ve sadece budur. -v


iki gece sonra, uykuya dalmak üzereyken, yürüyü


yönlerini gösteren yildiza bakti delikanli. Sanki ufuk bira;


daha yaklasmis gibiydi, çöl '.n üzerinde yüzlerce yildiz


var


di.


94




95


Orasi vaha, dedi deveci.


Öyleyse niçin hemen gitmiyoruz


oraya?


Çünkü uyumamamiz gerek.




GÜNES UFUKTAN YÜKSELMEYE


BASLAR-.


ken gözlerini açti delikanli. Karsisinda, geceleyin küçük


yildizlarin parildadigi yerde, bütün çöl yüzeyini kaplayan


hurma agaci dizileri uzaniyordu.


- Sonunda geldik! diye haykirdi, uykudan uyanw


In-


giliz.


Ama delikanli agzini açmadi. Çölün sessizligini


ögren- misti; karsisinda duran hurma agaçlarina bakmakla yetin-


di. Piramitlere ulasmak için önünde hâlâ uzun bir yol var-


di; ve bu sabah, bir gün, bir anidan baska bir sey olmaya-


cakti onun için. Ama simdi, simdiki andi, devecinin sözü-


nü ettigi bayramdi; bu âni geçmisin dersleri ve gelecegin


düsleriyle birlikte yasamaya çalisiyordu. Bir gün, bu bin-


lerce hurma agacinin görüntüsü yalnizca bir ani olacakti.


Ama bu anda, onun için gölgeyi, suyu ve savasa karsi


bir


sigmagi simgeliyordu. Ayni sekilde, bozlayan bir deve bir


tehlike isaretine dönüsebilir, hurma agaci dizileri de bir


mucize yansitabilirdi.


"Evrenin birden çok dili var,' diye düsündü.


96




'ZAMAN HIZLANDIKÇA KERVANLAR


DA


hizlaniyor,* diye düsündü Simyaci, yüzlerce insan ve hay-


vanin Vaha'ya geldigini görerek. Vaha sakinleri bagira ça-


gira yeni gelenleri karsilamaya kostular. Kalkan toz, çöl


günesini gölgeliyor; yabancilari gören çocuklar sevinçten


havaya siçriyordu. Simyaci, kabile reislerinin kervan basi-


nin yanma gittiklerini ve hep birlikte gizli bir toplantiya


oturduklarini fark etti. Ama bunlarin hiçbiri ilgilendirmiyordu Simyaciyi.


Daha önce de nice insanlarin gelip nicelerinin gittigini


gör-


müstü; Vaha ve çölün sessizligini hiçbir sey


bozamamisti.


Rüzgârin etkisiyle biçim degistiren bu uçsuz bucaksiz


kumlarda taban tepen krallar ve dilenciler görmüstü; ama


çocukken gördügü kumlardan farkli degildi bu kumlar.


Her seye karsin, sari topraktan, lacivert gökyüzünden


son-


ra, hurma agaçlarinin yesilinin gözlerinin önünde belirdi-


gini gören yolcularin hissettikleri nesenin birazini yüregi-"


nin derinliklerinde duymasina engel olamiyordu.


"Belki de Tanri, çölü, insanlar hurma agaçlarini


gö-


rünce sevinsinler dîye yaratti,' diye düsündü.


Ardindan daha gündelik sorunlarla ilgilenmeye


karar


verdî. Bildigi gizlerin bir bölümünü ögretecegi insanin bu


kervanla geldigini biliyordu. Isaretler bunun haberini ver-


misti. Bu adami henüz bilmiyordu, ama deneyimli gözleri


onu gördükleri anda taniyacaklardi. Bunun da, daha


önce-


ki tilmizi kadar yetenekli olacagim umuyordu.


"Bu seyler neden mutlaka agizdan kulaga


aktariliyor, dogrusu bilmiyorum/ diye düsündü. Bunlarin gerçek giz-


ler olmasindan degildi hiç kuskusuz: Tanri kendi gizlerini


bütün yaratiklara özgürce açiyordu.



Simyan 97/7




Ona göre bunun bir tek açiklamasi vardi:


Kuskusuz


bunlar Saf Hayat'in parçalari olduklari ve Saf Hayat'i re-


sim biçiminde ya da söz halinde kavramak çok güç


oldugu


için, bu seyleri bu sekiide aktarmak gerekiyordu.


Çünkü insanlar resimlerin ve sözcüklerin


büyüsüne


kapilip sonunda Evrenin Dili'ni unuturlar.



*


98




YENI GELENLER HEMEN AL-FAYOUM


KABI-


le seflerinin huzuruna çikarildilar. Delikanli gördüklerine


inanmakta güçlük çekiyordu: Birkaç hurma agaciyla çevri-


li bir kuyunun (bir tarih kitabinda okudugu bir betimle-


meye göre) yerine, Vaha'nin herhangi bir Ispanyol


köyün-


den çok daha büyük oldugunu görüyordu. Vaha'da üç


yüz


kuyu, elli bin hurma agaci ve hurma agaçlarinin arasina


dagilmis çok sayida çadir vardi.


- Sanki Bin Bir Gece, dedi, Simyaciyi hemen


görmek


için sabirsizlanan Ingiliz.


Çevrelerini hemen çocaklar sardi: Binek


hayvanlari-


na, develere, gelen insanlara merakla bakiyorlardi.


Erkek-


ler, gelenlerin savas isaretlen görüp görmediklerini


ögren-


mek istiyorlar; kadinlarsa tüccarlarm getirdigi kumas ve


degerli taslar için çekisiy >r!ardi. Çölün sessizligi arlik


uzak bir hayâl gibiydi; herkes, sanki ruhlar dünyasindan


ayrilip insanlarin dünyasina gelmis gibi, durmadan konu-


suyor, gülüyor ve girtlak paraliyordu Insanlar neseli ve


mutluydular.


Deveci, önceki gece alman önlemlere karsin,


sakinleri-


nin çogunlugu kadin ve çocuklardan olustugu için, çölde vahalarin her zaman tarafsiz topraklar sayildigini


açikladi


delikanliya. Eki taraim da kendi vahalari vardi; bu


nedenle


çöîün kumlarinda birbirlerini bogazlayan savacilar, birer


siginak saydiklari vahalarin huzurunu bozmuyorlardi.


Kervan basi, biraz güç de olsa adamlarini ve


yolcuiari


bir araya toplayip kendilerine bilgi verdi. Kabileler arasin-


daki savas bitinceye kadar burada kalacaklardi. Yolcular,


ziyaretçi olarak Vaha saktniennin çadirlarina konuk edile-


cekler, kendilerine en Iyî ye. ier verilecekti. Geleneksel


ko-



9


9



nukseverligin yasasi böyleydi. Sonra, aralarinda kendi


nö-


betçileri de olmak üzere herkesin, silahlarini kabile reisle-


rinin görevlendirdigi adamlara teslim etmelerini istedi.


- Savasin kurallari böyle, diye açikladi. Böylece


mu- haripler, vahalari siginak olarak kullanamazlar.


ingiliz'in, ceket cebinden krom kapli bir tabanca


çi-


kartip silahlari toplamakla görevli adama teslim ettigini


gören delikanlinin saskinliktan agzi açik kaldi.


- Tabancayla ne isiniz var? diye sordu delikanli.


- insanlarin kararsiz kalmamalari konusunda


bana


yardimci olmasi için, dedi. Arayisi sona ermis oldugu için


mutluydu.


Delikanliya gelince, o hazinesini düsünüyordu.


Haya-


line yaklastikça, isler daha güçlesiyordu. Yasli kralin


'ace-


mi talihi' adini verdigi sey artik olmuyordu. Simdi, kendi


Kisisel Menkibe'sinin pesine düsmüs kimse için diretme


ve


cesaret sinavinin söz konusu oldugunu biliyordu. Bu ne-


denle acele etmemeli, sabirsizlik göstermemeliydi.


Yoksa


Tanri'nm yoluna dizdigi Isaretleri göremeyebilirdL


'Onlari yoluma Tanri dizdi,' diye düsündü, kendi


kendine sasarak. Simdiye kadar, isaretleri bu dünyaya ait


birseyler olarak görmüstü. Yemek yemek ya da uyumak


gibi, ask ya da is aramaya çikmak gibi. Ama bunun,


kendi- sine yapmasi gerekeni göstermek için Tann'nm


kullandigi


bir dil olabilecegini hiç düsünmemisti.


'Sabirsiz olma,* diye tekrarladi, kendi kendine.


"Deve-


cinin dedigi gibi, yemek zamani gelince yemegi ye. Yürü-


me zamani gelince yürü.'



Ilk gün, aralarinda îngiîiz de olmak üzere,


yorgunluga


teslim olan herkes uyudu. Delikanli, asagi yukari kendi


yasinda bes çocukla birlikte biraz uzaktaki bir çadirda ka-


liyordu. Çöl çocuklariydi bunlar, büyük kentleri merak


ediyorlardi. Delikanli çobanlik yaptigi dönemi anlatti; In-


giliz girdigi sirada, billûrive dükkâni serüvenini anlatmaya


baslamak üzereydi.



100




- Bütün sabah sizi aradim, dedi, arkadasini


disari çi-


kartirken. Simyacinin yerini bulmama yardimci olmalisi-


niz.


Onu ilkin kendi olanaklariyla bulmayi denediler. Bir


Simyaci, hiç kuskusuz Vaha'nin öteki sakinlerinden daha


degisik yasiyor olmaliydi; büyük bir olasilikla çadirinda


sürekli yanan bir ocak vardi. Uzun uzun. dolastiktan son-


ra, Vaha'nin onlarin düsündügünden çok daha genis


oldu-


gunu ve yüzlerce, yüzlerce çadir bulundugunu anladilar.


- Neredeyse bütün bir günü yitirdik, dedi ingiliz,


ar-


kadasiyla birlikte Vaha'daki bir kuyunun yanina oturur-


ken.


- Sormak belki daha iyi olur, dedi delikanli.


Ingiliz, Al-Fayoum'da oldugunu kimseye belli


etme-


mek istiyordu, bu nedenle karar veremedi. Sonunda, bo-


yun egdi ve Arapçayi kendisinden daha iyi konusan deli-


kanlidan gerekeni yapmasini istedi. Delikanli, bunun üze-


rine, koyun derisinden tulumunu doldurmak için kuyuya


gelen bir kadina yaklasti.


- Aksam serifleriniz hayirli olsun ya hatun! Bu


vaha-


da yasayan bir Simyaci var, nerede oturdugunu


ögrenmek


isterdim, dedi.


Kadin böyle birini hiç duymadigini söyledi ve


hemen uzaklasti. Bununla birlikte, siyah giysiler giymis kadinlarla


konusmaya kalkismamasi konusunda da uyardi


delikanli-


yi, çünkü evli kadinlardi bunlar. Gelenege saygi


göstermek


zorunluydu.


Ingiliz büyük bir hayal kirikligina ugramisti.


Demek


bu yolculugu bosu bosuna yapmisti. Arkadasi da


üzülmüs-


tü bu duruma. Ingiliz de kendi Kisisel Menkibe'sinin pe-


sinden gidiyordu. Ve bir Insan bunu yapiyorsa, bütün Ev-


ren, onun aradigini bulmasina yardimci olmak ister:


Böyle


söylemisti yasli kral. Onun yanilmasi olanaksizdi.


- Simdiye kadar burada simyacilardan söz


edildigini


hiç duymadim, dedi delikanli. Yoksa size yardimci


olmak


Isterdim.



10


1 ingiliz'in gözleri parladi.


- Elbette öyle, diye haykirdi. Belki de burada


bir simyacinin kim oldugunu bilmiyordu. Siz, köyde has


taliklari kimin iyilestirdigini sorun en iyisi.


Siyah giyinmis birkaç kadin su çekmek için


kuyuyj


geldiler, ama Ingiliz'in üstelemesine karsin delikanli


onlar-


la konusmadi. Sonunda bir erkek geldi.


- Köyde hastaliklari iyi eden birini taniyor


musu-


nuz? diye sordu ona delikanli.


-.Bütün hastaliklari Allah iyi eder, diye yanitladi


adam. Bu yabancilardan açikça korkmustu. Siz ikiniz bü-


yücü ariyorsunuz.


Ve Kur'an'dan birkaç ayet okuduktan sonra


yoluna


gitti.


Bir baska adam geldi. Daha yasliydi, elinde


sadece kü-


çük bir kova vardi. Delikanli ona da ayni soruyu sordu.


- Onun gibi bir adami neden ariyorsunuz? diye


sor-


du Arap, yanit olarak.


- Çünkü suradaki dostum, bu adami tanimak için ay-


larca yolculuk yapti.


- Bu adam eger Vaha'da yasiyorsa, çok güçlü


biri ol-


mali, dedi yasli adam biraz düsündükten sonra. Kabile


sef-


leri bile canlarinin istedigi zaman göremezler onu. Böyle


bir seyi onun istemesi gerekir. Siz iyisi mi savasin sona


er-


mesini bekleyin ve kervanla birlikte yolunuza gidin. Va-


ha'nin hayatina girmeye çalismayin, diye bagladi konus-


masini, yanlarindan ayrilirken.


Ama Ingiliz'in etekleri zil çalmaya basladi.


Demek ki


iyi iz üzerindeydîler.


Bu sirada bir genç kiz göründü, siyah giysi


giyinme-


misti. Omzunda bir testi tasiyordu ve basinin çevresinde


bir peçe vardi, ama yüzü açikti. Delikanli, Simyaciyi sor-


mak üzere yanina yaklasti.



O wda zaman durmus gibi oldu; sanki Evrenin


Ru-


hu, delikanlinin önünde bütün gücüyle ortaya çikiyormus


gibiydi. 102




Kizin siyah gözlerini, gülümseme ile susma


arasinda


karar veremeyen dudaklarini görünce, dünyanin


konustu-


gu ve yeryüzünün bütün yaratiklarinin yürekleriyle anla-


diklari dilin, en temel ve en yüce bölümünü anladi deli-


kanli. Ve Ask'ti bunun adi, insanlardan da çölden de


daha


eskiydi, tipki kuyunun yaninda bu iki bakisin bulusmasi


benzeri, iki bakisin bulustugu her yerde, her zaman ayni


güçle ortaya çikardi. Dudaklar sonunda gülümsemeye


ka-


rar verdiler, ve bir isaretti bu, bütün ömrü boyunca bilme-


den bekledigi, kitaplarda, koyunlarin yaninda, kristallerde


ve çölün sessizliginde aramis oldugu isaretti.


Evrenin Saf Dili'ydi bu, herhangi bir açiklamaya


ge-


reksinimi yoktu, çünkü Evren'in sonsuz zamanda yoluna


devam etmek için hiçbir açiklamaya gereksinimi yoktu.


Delikanli o anda, hayatinin kadininin karsisinda


oldugunu


ve kizin da hiçbir söze gereksinim duymadan bunu bildigi-


ni biliyordu. Anababasi, anababasinin anababasi, biriyle


evlenmeden önce ona kur yapmak, nisanlanmak, onu


tani-


mak ve para sahibi olmak gerektigini söyleseler de, deli-


kanli dünyada en çok bundan emindi. Bunun tersini


söyle-


yenler, evrensel dilden habersiz kimselerdi. Çünkü bu dili


bilen biri, ister çölün ortasinda ya da Ister büyük kentlerin


göbeginde olsun, dünyada her zaman bir baskasini


bekle-


mekte olan biri bulundugunu kolayca anlayabilir. Ve bu


iki insan karsilasinca ve gözleri bulusunca, bütün geçmis


ve bütün gelecek artik bütün önemini yitirir, yalnizca o


an, ve gökkubbe altinda her seyin ayni El tarafindan


yazil-


digi gerçekligi vardir, bu inanilmaz gerçek vardir. Ask'i


yaratan ve çalisan, dinlenen ve günes isigi akinda


hazineler


arayan her kimse için sevilecek birini yaratmis olan El.


Çünkü, böyle olmasaydi, insan soyunun hayallerinin hiç-


bir anlami olmazdi.


'Mektup,' dedi kendi kendine.



Oturmakta olan Ingiliz yerinden kalkti ve arkadasini


sarsti.




- Haydi! Sorun ona!


Delikanli genç kiza yaklasti. Kiz yeniden


gülümsedi.


Delikanli da gülümsedi.


- Adin ne senin? diye sordu delikanli.


- Benim adim Fatima, diye yanitladi, gözlerini


indi-


rerek.


- Geldigim ülkedeki bazi kadinlarin adi da


böyledir.


- Peygamberin kizinin adidir, dedi Fatima.


Mücahit-


lerimiz götürdüler oraya.


Güzel kiz, mücahitlerden gururla söz ediyordu.


Yan-


larinda duran Ingiliz israr ediyordu. Bunun üzerine deli-


kanli, genç kiza bütün hastaliklari iyi eden bîr adam tani-


yip tanimadigini sordu.


- Dünyanin gizlerini bilen bir adam. Çölün


cinleriy-


le konusuyor, dedi genç kiz.


Cinler, Iyilik ve Kötülük perileriydiler. Ve genç kiz eliyle güney yönünü gösterdi, bu tuhaf adam o tarafta


otu-


ruyordu.


Sonra testisini doldurup uzaklasti. Ingiliz de


Simyaci-


yi aramak için uzaklasti. Delikanli uzun süre kuyunun ya-


ninda oturdu ve gündogusu rüzgârinin kendi yüzünde bir


gün bu kadinin kokusunu biraktigini ve bu kadinin yasa-


digini bile bilmeden onu sevmis oldugunu düsündü. Ve


bu


kadina duydugu ask ona dünyanin bütün gizlerini


açacak-


ti.



trlesi gün genç kizi beklemek için kuyuya gitti deli-


kanli. Orada Ingiliz'i bulunca sasirdi: Ilk kez çölü seyredi-


yordu.


- Bütün ikindi, bütün aksam bekledim, dedi ingiliz,


Ilk yaldizlar dogarken geldi. Kendisine ne aradigimi


söyle-


dim. Bana kursunu, altina dönüstürüp dönüstürmedigimi


sordu. Ben de tam olarak iste bunu ögrenmek istedigimi


söyledim. Bunun üzerine denememi söyledi. 'Git de-


ne!'den baska bir sey söylemedi bana. 104




Delikanli agzini açmadi. Demek ki, Ingiliz


çoktandir


bildigi bir seyi ögrenme^ için tepmisti bunca yolu. Ve bu-


nun benzeri bir sey ögrenmek için, kendisinin de yasli


kra-


la alti koyun vermis oldugunu animsadi.


- Öyleyse deneyin, dedi Ingiliz'e. t


- Ben de onu yapacagim. Ise hemen koyulacagim.


Ingiliz ayrildiktan az sonra, Fatima su doldurmak


için


kuyuya geldi.


- Sana tek bir sey söylemek için geldim, dedi


delikan-


li, genç kiza. Benim karim olmani istiyorum. Seni seviyo-


rum.


Genç kiz testiyi tasirdi.


- Seni her gün burada bekleyecegim, diye


konusmasi-


ni sürdürdü delikanli. Piramitlerin yakininda bulunan bir


hazineyi aramak için bütün çölü geçtim. Savas benim için


tam bir talihsizlikti. Ayni savas simdi benim için bîr talih,


Çünkü burada senin yaninda kaliyorum.


- Savas bir gün bitecek, dedi genç kiz. Delikanli Vaha'daki hurma agaçlarina bakti.


Çoban-


lik yapmisti. Burada da koyunlar vardi. Hazineden daha


önemliydi Fatima.


- Muharipler kendi hazinelerini ariyorlar, dedi


genç


kiz, sanki onun düsüncelerini kesfetmis gibi. Ve çöl


kadin-


lari muhariplerinden gurur duyuyorlar.


Sonra, testisini yeniden doldurup oradan


uzaklasti.



Delikanli her gün kuyuya gidip Fatima'nm


gelmesini


bekliyordu. Fatima'ya çobanlik hayatini, kralla rastlasma-


sini, kristal dükkânini anlatti. Dost oldular ve birlikte an-


cak on bes dakika geçiriyor olmalarina karsin, bu süreyi


günün geri kalan bölümünden çok daha azun buluyordu.


Neredeyse bir aya yakindir Vaha'daydilar. Kervan


Ba-


si bir p-ün herkesi toplantiya çagirdi.


- Savasin ne zaman bitecegini bilm^ uz ve


tekrar


yola çikmamiz olanaksiz, dedi. Savas kuskusuz daha


uzun süre devam edecek, belki de yillarca. Iki taraf da, cesur


ve



10


5



kahraman muhariplerle dolu ve iki ordu da savasmaktan


gurur duyuyor. Bu iyiler ile kötüler arasindaki bir savas


degil. Ayni iktidari ele geçirmek isteyen güçler arasindaki


bir savas bu ve böyle bir savasta Allah iki tarafin da


yanin-


dadir.


Insanlar dagildilar. Delikanli o aksam FatIma'yi


tek-


rar gördü ve ona toplantida söylenenleri aktardi.


- Ikinci görüsmemizde, dedi genç kiz, bana


askindan


söz ettin. Daha sonra bana'Evrenin Dili gibi, Evrenin Ru-


hu gibi çok güzel seyler ögrettin. Ve bunlar, azar azar


beni


senin parçan haline getirdiler.


Delikanli onun sesini dinliyor ve bu sesi, hurma


agaç-


larinin yapraklarindan esen rüzgârin hisirtisindan çok da-


ha güzel buluyordu.


- Seni beklemek için kuyuya çok erken geldim.


Çok


bekledim. Geçmisimi, gelenegi, erkeklerin çöl


kadinlarinin


nasil davranmalarini istediklerini animsayamiyorum. Kü-


çükken, çölün bir gün bana hayatimin en güzel


armagani-


ni verecegini hayal ederdim. Ve bu armagan verildi simdi


bana, bu armagan sensin.


Delikanli genç kizin elini tutmak istedi. Ama


Fatima


testinin kulplarindan tutuyordu.


- Bana düslerini, yasli krali ve hazîneyi anlattin.


Ba-


na isaretlerden söz ettin. Iste bu yüzden hiçbir seyden


korkmuyorum, çünkü seni bana bu isaretler getirdiler.


Se-


nin de sik sik tekrarladigin gibi, ben senin düslerinin ve


Kisisel Menkibe'nin bir parçasiyim. Ayni sebepten dolayi,


senin, aramaya geldigin seyin dogrultusunda yolunu sür-


dürmeni istiyorum. Savasin bitmesini beklemen gereki-


yorsa çok iyi. Ama daha erken gitmek zorundaysan, öy-


leyse Menkibe'nin yoluna git. Kumullar rüzgârin etkisiyle degisirler, ama çöl hep ayni kalir. Askimiz da böyle ola-


cak.


- Mektup, dedi genç kiz bir kez daha. Ben, senin


Menkibe'nin bir parçasiysam bir gün geri döneceksin.



106




Delikanli, genç kizin yanindan ayrilirken üzgündü.


Simdiye kadar tanimis oldugu insanlari düsünüyordu. Evli


olan çobanlar, kirlarda dolasmalari gerektigi konusunda


karilarini inandirmakta çokça güçlük çekiyorlardi. Ask,


sevilen nesnenin yaninda bulunmayi zorunlu kiliyordu.


Ertesi gün, Fatima'ya bunlardan söz etti Delikanli.


- Çöl bizden erkeklerimizi aliyor, dedi Fatima, ve


her zaman geri getirmiyor onlari. Buna alismak zorunda-


yiz. Artik onlar, yagmur yagdirmadan geçen bulutlarda,


taslarin arasina gizlenen hayvanlarda, topraktan fiskiran


cömert suda bulunuyorlar. Artik onlar her seyin bir parça-


si oldular, Evrenin Ruhu oldular. Gidenlerin kimileri geri


dönüyorlar. O zaman öteki kadinlar mutlu oluyorlar,


Çünkü kendi bekledikleri erkekler de günün birinde geri


dönebilirler. Eskiden bu kadinlara bakar ve onlarin mutlu-


luklarini kiskanirdim. SimdI benim de bekleyecek bir er-


kegim olacak. Ben bir çöl kadiniyim ve bundan gurur du-


yuyorum, istiyorum ki benim erkegim de kumullarin yer- lerini degistiren rüzgâr gibi özgürce dolassin. Istiyorum ki


onu bulutlarda, hayvanlarda ve suda görebileyim.


Delikanli Ingiliz'in yanma gitti. Ona Fatima'dan söz


etmek istiyordu. Ingiliz'in, çadirinin yanina küçük bir


ocak yapmis oldugunu görünce sasirmamazlik etmedi.


Tu-


haf bir ocakti, üzerinde saydam bir sise vardi. Ingiliz atesi


odunla besliyor ve çölü gözlemliyordu. Gözleri, kitap


okumaya daldigi zamankilerden sanki daha pariltiliydi.


- Çalismanin bu ilk evresi, dedi. Karisik kükürtü


saf-


lastirmam gerekiyor. Ve bunu gerçeklestirmek için,


basari-


sizliga ugramaktan korkmamak zorundayim.


Basarisizliga


ugramak korkusu, simdiye kadar Büyük Yapit'a girisme-


me hep engel oldu. On yil önce baslamam gereken


seye


ancak simdi baslayabiliyorum. Ama yirmi yil beklemis ol-


dugum için de mutluyum.


Ve çöle bakarak atesi kotarmayi sürdürdü.


Delikanli,


çöl, batan günesin pembe rengini alincaya kadar bir süre


onun yaninda kaldi. Sessizligin, sorularini yanitlayabilip bilemeyecegini anlamak için çöle dalmak istedi, dayanil-


maz bir istekti bu.


Vaha'mn hurma agaçlarini gözden yitirmeden bir


sü-


re amaçsizca yürüdü. Rüzgâri dinliyor, ayaklarinin


altinda


Çakil taslarini hissediyordu. Kimi zaman, bir kavki bulu-


yordu ve bu çölün, çok eski çaglarda büyük bir deniz ol-


·dugunu biliyordu. Büyük bir tasin üzerine oturdu ve ken-


disini karsisinda duran ufkun büyüsüne birakti. Aski, ona


bir sahip olma düsüncesi katmaksizin düsünemiyordu.


Ama Fatima bir çöl kadiniydi. Bir sey onun anlamasina


yardimci olabilecekse, bu da kuskusuz çöldü.


Basinin üstünde bir jeyin kimildadigini


hissedinceye


kadar, orada hiçbir sey düsünmeksizin öyle kaldi.


Gökyü-


züne bakinca, gökyüzünün enginlerinde uçan iki atmaca


gördü.


Yirtici kuslara ve. uçarken çizdikleri sekillere


dikkatle


bakti. Bunlar görünüste düzensiz çizgilerdi, ama onun


için


gene de bir anlamlari vardi. Ne var ki anlamlarini


çözemi- yordu. Bunun üzerine kuslarin hareketlerini gözleriyle iz-


lemeye karar verdi; böylelikle, belki de bir mesaj


okuyabi-


lirdi. Belki de çöl kendisine sahip olmayi gerektirmeyen


aski açiklayabilirdi.


Uykusunun geldigini hissetti. Ama yüregi ondan


uyu-


mamasini istedi; oysa tam tersine kendini birakmasi


gere-


kiyordu.


- Iste Evrenin Dili'ni kavriyorum, dedi ve bu


dünya-


da her seyin bir anlami var, atmacalarin uçusuna


varincaya


kadar. Bir kadina duydugu ask için, içinde derin bir min-


net hissetti, insan sevince/ diye düsündü, "nesneler daha


çok anlam kazaniyor.*


· Birden, atmacalardan biri, ötekine saldirmak için


pike


yapti. O anda delikanlinin gözünün önünde ani ve kisa


bir


görüntü belirdi- S.'ahli bir birlik, elde kiliç Vaha'yi isgal


ediyordu. Görüntü hemen yok oldu, ama biraktigi etki


^ok canliydi. Sfi^plardan söz edildigini duymus ve birkaç


serap görmüstü: Çölün kumlarinda somutlasan arzulardi



108



bunlar. Ne var ki, hiç kuskusuz bir ordunun Vaha'yi ele


geçirdigini de görmek istememisti.


Bunlari unutmak ve tekrar düsünceye dalmak


istedi;


yeniden pembe asiboyasi çöle ve taslara yöneltmek


istedi


zihnini. Ama yüregindeki bir sey rahat birakmiyordu


onu.


"Her zaman isaretleri izle," demisti yasli kral.


Fati-


ma'yi düsündü. Sonra gördügü görüntüyü animsadi ve


bu-


nun gerçeklikten pek uzak olmadigini sezdi.


içini sar w boguntudan kurtulmaya çalisti. Ayaga


kal-


kip hurma agaçlarina dogru yürüdü. Bir kez daha,


nesnele-


rin çogul dilini anliyordu: Simdi, Vaha tehlikeyi simgeler-


ken çöl güvenligi temsil ediyordu.


Deveci, bir hurma agacinin dibine oturmus,


günesin batisini seyrediyordu.


Delikanlinin bir kumulun arkasindan çikarak


geldigi-


ni gördü.


- Bir ordu yaklasiyor, dedi delikanli. Bir görüntü


gördüm.


- Çöl, insanlarin yüregini hayallerle doldurur,


diye


yanitladi deveci.


Ama delikanli ona atmacalari anlatti:


Atmacalarin


uçusunu izlerken birden Evrenin Dili'ne dalmisti.


Deveci hiçbir karsilik vermedi; delikanlinin


kendisine


anlattigi seyi wliyordu. Herhangi bir seyin, yeryüzünde,


her seyin yasamini anlatabilecegini biliyordu. Bir kitabin


herhangi bir sayfasini açarak, birinin elini inceleyerek, ya


da kuslarin uçusuna bakarak, ya da kâgit fali açarak, ya


da


bir baska yöntemle, o anda yasamakta oldugumuz


dene-


yimle bir iliski kurabiliriz hepimiz. Aslinda, nesneler ken-


diliklerin4en hiçbir sey açinlamazlar; insanlar bu


nesneleri


gözlemleyerek, Evrenin Ruhu'nu anlama yöntemini kesfe-


debilirler.


Çöl, Evrenin Ruhu'nu kolayca anlayabilmeleri


saye-


sinde hayatlarini kazanan insanlarla doluydu. Kâhin adi


veriliyordu bunlara; ve kâhinler, kadinlar ve yaslilardan



10


9



korkarlardi. Savasçilar bunlara pek ender danisirlardi,


çün-


kü insanin ne zaman ölecegini önceden bilerek savasa


git-


mesi olanaksizdir. Savasçilar, savastan haz almayi,


bilinme-


yen bir seyden heyecan duymayi yeglerler; gelecek


Allah


tarafindan yazilmistir ve Allah ne yazarsa yazsin,


insanla-


rin iyiligi içindir. Bu nedenle, savasçilar yalnizca simdiki


zamanda yasiyorlardi, çünkü simdiki zaman


beklenmedik


olaylarla doluydu ve bir yigin seye dikkat etmek zorun- daydilar: Düsmanin kihci neredeydi, ati neredeydi, ölüm-


den kurtulmak için hangi vurusu yapmaliydilar?


Deveci bir savasçi degildi ve simdiye kadar


kâhinlere


danistigi olmustu. Aralarindan çogu kendisine dogru sey-


ler söylemislerdi,* kimileri de yanlis seyler söylemisti. Bir


gün en yasli (ve en ürkütücü) kâhin, deveciye neden bu


ka-


dar gelecekle ilgilendigini sormustu.


- Birseyler yapabilmek için, diye yanitlamisti


deveci.


Ve olmasini istemedigim seyleri tersine çevirmek için.


- O zaman bu senin gelecegin olmaz ki, diye


yanitla-


di kâhin.


- Ama belki de olacaklara kendimi hazirlamak


için


gelecegi ögrenmek istiyorum. .


- Bunlar Iyi seylerse hos bir sürpriz olacaklar,


dedi


kâhin. Kötü seylerse daha gerçeklesmeden aci


çekeceksin.


- Bir erkek oldugum için gelecegi ögrenmek


istiyo-


rum, dedi bunun üzerine deveci. Ve erkekler geleceklerine


bagli yasarlar.


Kâhin bir süre konusmadan durdu. Degnek


falincia


uzmanlasmisti. Yere attigi degneklerin durus biçimlerine


göre yorum yapiyordu. Ama o gün degneklerini kullan-


madi. Bir beze sarip cebine koydu.


- Insanlarin gelecegini okuyarak hayatimi


kazaniyo-


rum, dedi. Degnek gizbilimini taniyorum ve her seyin ya-


zili oldugu mekâna girmek için onlardan yararlanmayi bi-


liyorum. Orada geçmisi okuyabilirim, unutulmus olanlari


kesfedebilirim ve simdinin isaretlerini anlayabilirim. In-


sanlar bana danismaya geldikleri zaman, gelecegi


okumam:



110



Onu sezerim. Çünkü gelecek Tanri'ya aittir ve yalnizca


O


açinlar gelecegi ve yalnizca olaganüstü durumlarda.


Gele-


cegi nasil seziyorum? Simdinin Isaretleri sayesinde.


Gizin


kökü simdidedir; simdiye dikkat edecek olursan, onu iyi- lestirebilirsin. Ve simdiyi iyilestirebilirsen, daha sonra ge-


lecek olan da iyi olacaktir. Gelecegi unut ve hayatinin


her


gününü Seriat'in kurallarina uygun olarak ve Tanri'nin


ev-


latlarina bahsettigi inayete güvenerek yasa. Her gün


kendi-


siyle birlikte Ebediyeti getirir.


Deveci, Tanri'nin gelecegi görmeye izin verdigi


olaga-


nüstü durumlarin neler oldugunu ögrenmek istedi:


- Kendisi bizzat onu açinladigi zaman. Ve Tanri


gele-


cegi pek ender açinlar ve bunu bir tek gerekçe için


yapar:


Degismek üzere yazilmis bîr gelecek söz konusu


oldugu


zam w.



Tanri delikanliya bir gelecegi göstermis,' diye


düsün-


dü deveci. Çünkü delikanlinin kendisine vasita olmasini


is-


tiyordu.


- Kabile reislerinin yanina git, dedi deveci. Onlara


yaklasan savasçilari anlat.


- Benimle alay edecekler.


- Bunlar çöl insanlaridirlar. Çöl insanlari


isaretlere


aliskindir.


- Öyleyse durumu biliyor olmalilar.


- Kafalarina takmazlar bunu. Allah'in


kendilerine


bildirmek istedigi bir seyden haberdar olmalari gerektigin-


de, birinin gelip kendilerine haber verecegine Inanirlar.


Is-


te bugün, bu elçi sensin.


Delikanli Fatima'yi düsündü. Ve kabile reislerinin


ya-


nma gitmeye karar verdi.



Vaha'nin ortasina kurulmus kocaman beyaz


çadirin


kapisinda nöbet tutan muhafiza:


- Çölden bir haber getiriyorum. Reislerle


konusmak


istiyorum, dedi.



11 1




Muhafiz yanitlamadi onu. Çadira girip uzun süre


kal-


di orada. Sonra beyaz ve altin sarisi giysiler giyinmis


genç


bir Arap'la birlikte disari çikti. Delikanli, oria görmüs ol-


dugu seyleri anlatti. Arap, ona beklemesini söyleyip


çadira


girdi.


Gece oldu. Bu arada Araplar, bir yigin tüccar


çadira


girip çikti. Yavas yavas ocaklar söndü ve Vaha çöl kadar


sessizlesti. Yalnizca büyük çadirin isigi yaniyordu. Deli-


kanli, bu süre içinde hep Fatima'yi düsündü; ögleden


son-


ra yaptiklari konusmayi hâlâ anlamis degildi.


Sonunda birkaç saat bekledikten sonra muhafiz,


deli-


kanliyi içeri aldi.


Gördügü karsisinda heyecanlandi delikanli. Çölün


or-


tasinda böyle bir çadirin olabilecegini hiç düsünmemisti.


Yer, simdiye kadar üzerinde yürümedigi güzellikte en gü- zel halilarla kapliydi; yukariya, içlerinde yanan mumlar


bulunan, parlak ve islemeli madenden avizeler asilmisti.


Bol islemeli ipek yastiklara yaslanmis kabile reisleri çadi-


rin gerisinde yarim daire halinde oturuyorlardi. Hizmetçi-


ler lezzetli yiyeceklerle dolu gümüs tepsilerle gidip geli-


yor, çay sunuyorlardi. Baska hizmetçiler nargilelerin ates-


lerini tazeliyorlardi. Havaya pek hos bir tütün kokusu ya-


yiliyordu.


Sekiz kabile reisi vardi, bunlarin hangisinin en


büyük


oldugunu hemen anladi. Beyaz ve altin rengi bir giysi


giy-


mis olan Arap, yarim dairenin ortasina oturmustu. Onun


yaninda, biraz önce konusmus oldugu genç yer almisti.


- Mesajdan söz eden yabanci kim? diye sordu


reisler-


den biri delikanliya bakarak.


- Benim.


Ve gördügü seyleri anlatti delikanli.


- Bizim burada kaç kusaktir yasadigimizi bildigi


hal-


de, çöl böyle bir seyi bir yabanciya neden söylesin? dedi


bir baska kabile reisi.



112 - Çünkü benim gözlerim henüz çöle alismadi,


bu ne-


denle alismis gözlerin göremeyecegi seyleri ben


görebili-


rim.


'Ayrica ben Evrenin Ruhurnun ne oldugunu


biliyo-


rum,' diye düsündü. Ama Araplar böyle seylere


inanmadi-


gi için bunu eklemedi sözlerine.


- Vaha tarafsiz bir yerdir. Hiç kimse saldirmaz


bir


vahaya, dedi üçüncü bir reis.


- Ben yalnizca gördügümü söylüyorum. Bana


inan-


mak istemiyorsaniz bir sey yapmazsiniz.


Çadira birden büyük bir sessizlik çöktü,


ardindan


atesli bir tartisma basladi. Delikanlinin anlamadigi bir


Arap lehçesi konusuyorlardi, ama delikanli disari


çikmaya


kalkisinca, muhafiz kendisine engel oldu. Bunun üzerine


korkmaya basladi; isaretler birseylerin yolunda


gitmedigi- ni söylüyordu ona. Bu olayi deveciyle konustuguna pis-


man oldu.


Birden, ortada oturan yasli adam belli belirsiz


gülüm-


sedi. Bunu gören delikanlinin içi rahat etti. Yasli adam


tar-


tismaya katilmamis ve henüz bir sey söylememisti. Ama


Evrenin Dili'ne artik alismis olan delikanli çadirda


dolasan


bari§ titresimini hissedebiliyordu. Sezgisi ona gelmekle


iyi


ettigini söylüyordu.


Tartisma sona erdi. Yasli adamin konusmasini


dinle-


mek için herkes sustu. Sonra yasli adam, yabanciya


döndü.


Simdi yüzünde soguk ve kibirli bir ifade vardi.


- Bundan iki bin yil önce, uzak bir ülkede,


düslere


inanan bir adami kuyuya attilar ve onu esir gibi sattilar.


Bizim ülkenin tüccarlari onu satin aldilar ve Misir'a götür-


düler. Ve hepimiz Biliyoruz ki düslere inanan kimse onlan


yorumlamasini da bilir.'


cAma her zaman gerçeklestii meyi basaramaz


onlari,5


diye düsündü delikanli, yasli Çingene kadini animsayarak.


- Firavun'un gördügü ciliz inekler ve semiz


inekler


dü§ü sayesinde, bu adam Misir'i kitliktan kurtardi. Adi


_ 'Tevrat'in Tekvin bölümünün 37-50 babUri Arasinda


anlauUn Yusuf'un öyküsü. (Çe\ )



Simyaci 113/8



Yusuf'tu bu adamin. Bir yabanci ülkede senin gibi o da


ya-


banciydi ve asagi yukari senin yasindaydi.


Sessizlik uzadi. Yasli adamin bakisi soguktu.


- Her zaman Gelenege uyariz biz, diye sözlerini


sür-


dürdü yasli adam. Gelenek Misir'i açliktan kurtardi o za-


man ve halkini bütün halklarin en zengini yapti. Insanla-


rin çölü nasil geçeceklerini ve kizlarini nasil


evlendirecek-


lerini Gelenek ögretir. Gelenek, bir vahanin tarafsiz


bölge


oldugunu söyler, çünkü iki tarafin da kendi vahalari


vardir


ve bu yüzden iki taraf da savunmasizdir. Yasli adam konusurken kimse agzini açip tek


sözcük


söylemedi.


Ama Gelenek bize çölün mesajlarina inanmamizi


da


söyler. Bildigimiz her seyi bize çöl ögretmistir.


Yasli adamin isareti üzerine bütün Araplar ayaga


kalktilar. Toplanti sona ermisti. Nargileler söndürüldü ve


muhafizlar yerlerine geçtiler. Delikanli gitmeye hazirlani-


yordu, ama yasli adam yeniden konusmaya basladi:


- Yarin, Vaha sinirlari içinde kimsenin silah


tasiya-


mayacagini buyuran anlasmayi bozacagiz. Gün


boyunca


düsmani bekleyecegiz. Günes, batinca adamlar


silahlarini


bana teslim edecekler. Öldürülen her düsman Için bir


altin


lira alacaksin.


Ama savasa girmeden silahlar çikartilmayacak.


Silah-


lar çöl gibi nazlidirlar; gereksiz yere çikartacak olursak


da-


ha sonra gerektigi zaman ates almazlar. Silahlar yarin


kul-


lanilmayacak olursa en azindan biri kullanilacak demektir:


Sana karsi.


114




DELIKANLI ÇADIRDAN DISARI


ÇIKTIGINDA


vaha dolunayla yikaniyordu. Kendi çadirina gitmek için


yirmi dakika yürümesi gerekiyordu.


Tanik oldugu seyler tedirgin etmisti onu. Evrenin


Ru-


hu'na dalmisti ve bunun badelini kendi hayatiyla ödeyebi-


lirdi. Büyük bir kumar oynamisti. Ama Kisisel Menki-


be'sinin pesine düsmek için koyunlarim sattigi zaman da


büyük bir tehlikeyi göze almisti. Ve devecinin dedigi gibi,


yarin ölmek baska bir gün ölmekten daha uygun olurdu.


Her gün, yasamak ya da ölmek içindi. Her sey yalnizca


tek bir sözcüge bagliydi: "Mektup."


Sessizce ilerledi. Hiçbir seye pisman degildi. Yarin


ölecekse, Tanri onun gelecegini degistirmek istemedigi


için


ölecekti. Ama bogazi geçtikten sonra, billûriye dükkânin-


da çalistiktan sonra, çölü ve Fatima'nin gözlerini tanidik-


tan sonra da ölebilirdi. Uzun zaman önce, ülkesinden ay-


rildigindan bu yana, her gününü yogun bir sekilde yasa- misti. Ertesi gün ölecek olursa gözleri açik gitmezdi, çün-


kü gözleri öteki çobanlarin gözlerinden çok daha fazlasini


görmüstü ve bundan gurur duyuyordu.


Birden bir gürleme duydu ve görülmemis


siddette


esen bir rüzgârin etkisiyle ansizin yere yuvarlandi.


Çevre-


yi, neredeyse ay isigin i örten bir toz bulutu kapladi.


Karsi-


sinda dev boyutlu bir kir at ürkütücü bir kisnemeyle saha


kalkti.


Olan-biteni pek az görüyordu, ama toz buiutu "j^f


hnca o zamana kadar duymadigi müthis* bîr korku"" ka


pildi. Atin binicisi siyahlar giyinmis bir adamdi, jal &m-


zunda bir sahin vardi. Basina bîr türban takm^i Ve r*w


zündeki peçeden yaim/".vA gözleri görünuv .>rdu


'~^,'b&f\ hg



bercisi olabilirdi, ama herhangi bir dünyalidan çok daha


güçlü bir kisiligi vardi.


Tuhaf süvari, egerine asili kavisli kocaman kilicini


ki-


nindan çikardi. Çelik, ayisigmda parildadi.


- Atmacalarin uçusunu yorumlamaya kim


cesaret et- ti? diye sordu. Sesi öylesine gürledi ki, sanki Al-Fayoum*


un elli bin hurma agaci tarafindan yankilandi.


- Ben cesaret ettim, dedi delikanli. Ve hemen,


iman-


sizlari kir atinin ayaklari altinda ezen Ermis Santiago Ma-


tamoros'un heykelini animsadi. Süvari, Ermis Santiago


Matamoros'a benziyordu, ancak simdi durum tersineydi.


- Ben cesaret ettim, diye yineledi delikanli. Ve


basini


egerek kiliç darbesine hazirlandi. - Evrenin Ruhu'nu he-


saba katmadiginiz için birçok insanin hayati kurtulacak.


Ne var ki, birden inmedi kiliç. Süvarinin eli agir


agir


indi ve kilicin ucu delikanlinin alnina dokundu. Kiliç öyle-


sine keskindi ki bir damla kan belirdi.


Süvari tas gibi kimildamadan duruyordu. Delikanli


da


öyle. Aklina kaçmak bile gelmemisti. Yüreginin derinlik-


lerinden garip bir nese yayildi içine: Kisisel Menkibe'si


için ölecekti. Ve Fatima için. Uzun sözün kisasi, simgeler


dogruyu söylemisti. Iste düsman ile karsi karsiya bulunu-


yordu ve madem ki Evrenin bir Ruhu vardi, öyleyse


ölüm


viz gelir tiris giderdi. Kisa bir süre sonra onun parçasi


ola- cakti. Ve yarin, Düsman da onun parçasi olacakti.


Yabanci, kilicin ucunu hâlâ delikanlinin alninda


tutu-


yordu.


- Kuslarin uçusunu neden yorumladin?


- Ben yalnizca kuslarin anlatmak istedikleri seyi


oku-


dum. Vaha'yi kurtarmak istiyorlar. Siz ve sizinkiler, hepi-


niz öleceksiniz. Vaha'nin adamlari sizden daha fazla.


Kilicin ucu hâlâ delikanlinin alninda duruyordu.


- Sen kim oluyorsun da Tann'nin yazdigi yazgiyi


de-


gistirmeye kalkisiyorsun?


- Allah ordulari yaratti, ama O, kuslari d, yaratti.


Allah bana kuslarin dilini ögretti. Her sey ayni bi taraf m-



116



dan yazilmistir, dedi delikanli, devecinin sözlerini animsa-


yarak.


Sonunda süvari kilicini geri çekti. Delikanli içinde


bir


rahatlama hissetti. Ama kaçamiyordu.


- Kehânetlerine dikkat et. Bir sey yazilmissa,


bundan kurtulmak olanaksizdir.


- Ben sadece bir ordu gördüm, dedi delikanli. Bir


sa-


vasin sonucunu görmedim.


Süvari, delikanlinin yanitindan hosnut kalmis


gibiydi.


Ama kilicini hâlâ elinde tutuyordu.


- Bir yabana, yabanci bir ülkede ne yapiyor?


diye


sordu.


- Kisisel Menkibe'mi ariyorum. Senin


anlayabilece-


gin bir sey degil.


Süvari kilicini kinina soktu ve omzundaki sahin


tuhaf


bir çiglik atti. Delikanli sakinlesmeye basladi.


- Cesaretini sinavdan geçirmem gerekiyordu,


dedi sü-


vari. Cesaret, Evrenin Dili'ni arayan bir kimse için en bü-


yük erdemdir.


Delikanli sasirmisti. Bu adam pek az insanin


bildigi


seylerden söz ediyordu.


- Asla gevseklik göstermemeli, çok uzaklardan


gelin- se bile, diye sürdürdü konusmasini. Çölü sevmek gerekir,


ama hiçbir zaman ona tamamen bel baglamamali.


Çünkü


çöl insanlar için bir denektasidir: Hepsinin adimlarini his-


seder ve dalga geçeni öldürür.


Sözleri, yasli kralin sözlerini andiriyordu.


- Savasçilar gelirse ve basin günes battiktan


sonra hâ-


lâ yerinde duruyorsa beni görmeye gel, dedi süvari.


Biraz önce kilici tutan el bir kirbaci kavradi. At


yeni-


den sahlanarak bir toz bulutu kaldirdi.


- Nerede oturuyorsunuz? diye haykirdi


delikanli, sü-


vari uzaklasirken.


Kirbaçti el güney yönünü isaret etti.


Delikanli böylece Simyaci ile tanismis oluyordu.



11


7



. ERTESI SABAH, AL-FAYOUM HURMA


AGAÇ-


larinin ortasinda Iki bin silâhli adam vardi. Daha günes


ba- sucu noktasina yükselmeden, ufukta bes yüz savasçi


gö-


ründü. Süvariler Vaha'ya kuzeyden girdiler. Görünüste,


sanki barisçi bir seferdi, ama silahlari beyaz maslaklarin


al-


tina gizlemislerdi. Ama Vaha'nm ortasinda bulunan bü-


yük çadirin yanma gelince, palalarim ve tüfeklerini ortaya


çikardilar. Ve bos çadira saldirdilar,


Vaha'nm adamlari çöl süvarilerini çembere


aldilar.


Yarim saat içinde, ortaliga dört yüz doksan dokuz ceset


dagilmisti. Çocuklar hurmaligin Öteki ucunda bulunuyor-


lardi ve hiçbir sey görmediler. Kadinlar çadirlarinda koca-


lari için dua ediyorlardi ve onlar da hiçbir sey görmediler.


Ortaliga yayilmis cesetler olmasaydi, Vaha'nm gündelik


olagan hayatini yasadigi söylenebilirdi.


Yalnizca bir savasçiya dokunulmadi: Saldirganlar


bir-


liginin komutaniydi. Aksamleyin, kabile reislerinin huzu-


runa çikartildi. Ona, Gelenegi neden çignedigini sordular.


Adamlarinin aç ve susuz oldugunu, günlerce süren


savas


sonunda yorgun düstüklerini ve bu yüzden yeniden


sava-


sabilmek için bir vahayi ele geçirmeye karar verdiklerini söyledi.


Vaha'nm bas reisi savasçilar için üzüldügünü,


ancak


kosullar ne olursa olsun Gelenege saygi göstermek


gerekti-


gini bildirdi. Çölde degisen tek sey vardir: Rüzgâr estigi


zaman kumullar.


Sonra, bas reis, düsman reisi onur kirici bir ölüme


mahkûm etti. Boynu vurulmak ya da kursuna dizilmek


yerine, kuru bir hurma gövdesine asildi adam. Cesedi çöl


rüzgârinda sallanmaya birakildi.



118




Kabile reisi, yabanci genci toplanti yerine çagirdi


ve


ona elli altin lira verdi. Sonra bir kez daha Yusuf'un, Mi-


sir'da basina gelenleri animsatti ve delikanlidan bundan


böyle Vaha'nm Müsaviri olmasini istedi.1


1 Kabile Retti, Hravun'un Yvuuf1 a karji davranirini


tekrarliyor. Bk. Tevrat, Tekvin, l:


37-45 (Çev.) 11


9




GÜNES TAMAMEN BATIP DA ILK


YILDIZLAR


çikmaya baslayinca (Dolunay oldugu için çok pirildami-


yorlardi), delikanli güney yönünde yürümeye basladi. Ve


o tarafta yalnizca bir tek çadir vardi; ve oradan geçmekte


olan Araplarin söylediklerine bakilirsa, cinlerin istilasina


ugramisti burasi. Ama delikanli orada oturup uzun süre


bekledi.


Ay iyice yükselince Simyaci göründü. Omzunda


iki


ölü atmaca vardi.


- Ben buradayim, dedi delikanli.


- Buraya gelmemeliydiniz, diye yanitladi


Simyaci.


Yoksa Kisisel Menkibe'niz mi buraya gelmenizi istedi?


- Kabileler arasinda bir savas vardi. Çölü


geçmek ola-


naksizdi.


Simyaci attan indi ve kendisiyle birlikt£ gelmesi


için


delikanliya isaret etti. Sataf atiyla peri masallarini çagristi-


ran merkez çadirin disinda, Vaha'da gördügü Öteki


çadirla-


ra benzeyen bir çadirdi. Gözleriyle, simyacilik aletleri,


simya ocaklari arastirdi, ama böyle bir sey göremedi.


Yal-


nizca birkaç kitap dizisi, bir yemek firini ve gizemli


desen-


lerle islenmis halilar vardi.


- Sen otur, ben çay yapacagim, dedi Simyaci. Ve


bu


atmacalari birlikte yiyecegiz.


Delikanli, bunlarin önceki gün görmüs oldugu


atma-


calar olup olmadigini düsündü, ama hiçbir sey söylemedi


bu konuda. Simyaci ates yakti ve bir süre sonra çadira


ne-


fis bir et kokusu yayildi. Nargile kokusundan da hostu bu


koku.


- Beni neden görmek istiyordunuz? diye sordu


deli-


kanli.


120




- isaretler yüzünden, diye yanitladi Simyaci. Rüzgâr


bana senin gelecegini söyledi. Ve yardima ihtiyacin


olacak-


mis.


- Hayir, sözünü ettiginiz ben degilim. Öteki


yaban-


ci, ingiliz. Sizi o ariyordu.


- Beni bulmadan önce baska seyler bulmasi


gereke-


cek onun. Ama simdi iyi yolda. Çöle bakmaya basladi.


-Ya ben?


- Bir sey istedigimiz zaman, düsümüzü


gerçeklestir-


memiz için bütün Evren isbirligi yapar, dedi Simyaci,


yasli


kralin sözlerini tekrarlayarak.


Delikanli anladi. Demek ki, onu Kisisel


Menkibe'sine


götürmek için bir baskasi çikmisti yoluna.


- Demek ki bana ögreteceksiniz?


- Hayir. Bilinmesi gereken ne varsa biliyorsun


artik.


Ben sadece hazinene giden yolda sana kilavuzluk


edece-


gim. -Kabileler arasinda savas var, diye tekrarladi


delikan-


li.


- Ama ben çölü taniyorum.


- Ben hazinemi çoktan buldum. Bir devem var,


billû-


riye dükkânindan kazandigim para var, elli altin liram var.


Ülkemde belki de zengin biri sayilabilirim.


- Ama bunlar, Piramitlerin yaninda bulunanlarin


karsisinda hiç kalir.


- Fatima var. Kazandigim her seyden daha


büyük bir


hazine.


- O da Piramitlerin yaninda degil.


Atmacalari sessizce yediler. Simyaci bir sise açip


ko-


nugunun bardagina kirmizi renkli bir sivi köydü. Sarapti


ve ömrü boyunca hiç içmedigi en güzel saraplardan biri.


Ama sarabi Seriat yasaklamisti.


- Kötülük, dedi Simyaci, insanin agzindw giren


sey-


de degildir. Kötülük oradan çikandadir.


Içince, kendini tam anlamiyla iyi hissetmeye


baslamis-


ti delikanli. Ama Simyaci biraz korkutuyordu onu. Çadir- 12


1



dan disari çikip yildizlari sönüklestiren ayisigini


seyretme-


ye koyuldular.


- Iç ve keyiflen biraz, dedi, delikanlinin giderek


nese-


lendigini saptayan Simyaci. Savasa gitmeden bir savasçi


na-


sil dinleniyorsa, sen de dinlen. Ama unutma ki yüregin


ha-


zinenin bulundugu yerdedir. Ve çiktigin yolda kesfettigin


seyin bir anlami olmasi için hazineni mutlaka bulmak zo-


rundasin.


- Yarin, deveni satip bir at al. Haindir develer.


En


küçük bir yorgunluk belirtisi göstermeden binlerce fersah


yol alirlar.' Ve sonra birden diz üstü çöküp ölürler. Oysa


atlar yavas yavas yorulurlar. Ve sen onlardan neler


isteye-


bilecegini ve ne zaman öleceklerini bilirsin. *


122




ERTESI AKSAM SIMYACININ ÇADIRININ


ÖNÜ-


ne bir atla geldi delikanli. Bir süre sonra Simyaci


göründü:


O da ata binmisti, sol omzunda bir sahin vardi.


- Çölde bana hayati göster, dedi Simyaci. Çölde


ha-


yatin bulundugu yeri bulabilen, çöldeki hazineleri de kes-


fedebilir.


Ay aydinliginda, çölün kumlarinda yola


koyuldular.


TBilmem kî çölde hayatin bulundugu yeri bulabilecek mi-


yim?* diye düsündü delikanli. Henüz çölü tanimiyorum.


Bu düsüncesini dönüp Simyaciya açmak istedi,


ama


ondan korkuyordu. Daha önce gökyüzünde atmacalari


gördügü taslik bölgeye geldiler; simdi her seye sessizlik


ve


rüzgâr egemendi.


- Çölde hayatin isaretlerini çözmeyi


beceremiyo-


rum, dedi genç adam. Onun var oldugunu biliyorum, ama onu bulmayi basaramiyor um.


- Hayat hayati çeker, diye yanitladi Simyaci.


Ve delikanli onun ne demek istedigini anladi.


Bunun


üzerine, hemen atinin dizginlerini saldi ve at, taslarin ve


kumlarin arasinda kendi bildigince dörtnala ilerlemeye


basladi. Simyaci, onu sessizce izliyordu; böylece


delikanli-


nin ati yarim saat yol aldi. Artik ikisi de Vaha'mn hurma


agaçlarini göremiyorlardi, artik yalnizca su benzersiz ay


aydinligi ve onun gümüs gibi parlattigi kayalar vardi. Bir-


den simdiye kadar hiç gelmedigi bir yerde atinin


yavasladi-


gini hissetti delikanli.


- Burada hayat var, dedi Simyaciya. Ben çölün


dilini


bilmiyorum, ama atim hayatin dilini biliyor.


Atlarindan indiler. Simyaci hiçbir sey söylemedi.


Ses-


sizce ilerleyerek taslara bakmaya basladi. Birden durdu


ve



17


3 büyük bir dikkatle egildi. Taslarin arasinda bir delik vardi


yerde; Simyaci elini delige soktu, sonra omzuna kadar


bü-


tün kolunu. Deligin içinde bir sey kimildadi ve Simyaci-


nin harcadigi çabaya taniklik eden gözleri (Delikanli yal-


nizca gözlerini görüyordu onun) kisildi. Kolu, deligin için-


de bulunan bir seyîe bogusuyor gibiydi. Ve birden deli-


kanliyi korkutan bir hareketle, kolunu çekti Simyaci ve


hemen ayaga kalkti. Elinde, kuyrugundan yakaladigi bir


yilan vardi.


Delikanli da siçradi, ama geriye dogru. Yilan


çilginca


debeleniyor, çikardigi sesler ve isligi çölün sessizliginde


yankilaniyordu. Bir gözlüklü kobra yilaniydi bu ve zehiri


bir insani birkaç dakika içinde öldürebilirdi.


'Zehire dikkat,' diye düsündü delikanli. Ama elini


de-


lige sokmus olan Simyaciyi çoktan isirmisti yilan. Buna


karsin, yüzü son derece sakindi Simyacinin. "Simyaci iki


yüz yasindadir," demisti Ingiliz. Çölün yilanlarina karsi'


nasil davranmasi gerektigini biliyor olmaliydi.


Delikanli, arkadasinin atinin yanina gittigini, hilal


bi-


çimli uzun kilicini aldigini, bununla yere bir daire çizdigi- ni ve sürüngenin birden donup kaldigini gördü.


- Korkma, dedi Simyaci. Çizginin disina


çikamaz.


Çöldeki hayati kesfettin, benim için gerekli olan isaretti.


- Bu neden bu kadar önemli?


- Çünkü Piramitler çölün ortasmdadir.


· Delikanli Piramitler konusunda hiçbir sey duymak is-


temiyordu. Dün aksamdan bu yana, yüregi sikintili ve


ke-


derliydi. Hazineyi aramayi sürdürmek, aslinda Fatima'dan


ayrilmak zorunda kalmak demekti.


- Çölde sana kilavuzluk edecegim, dedi bu


sirada


Simyaci.


- Ben Vaha'da kalmak istiyorum, dedi delikanli.


Fa-


tima ile karsilastim. Ve benim için hazineden daha


degerli


Fatima.


- Fatima b'ir çöl kizidir. Erkeklerin geri dönmek


üze-


re gitmek zorunda olduklarini bilir. O çoktan buldu hazi-



124 nesini: Seni buldu. Simdi senin de kendi aradigin seyi bul-


mani bekliyor. .


- Peki kalmaya karar verirsem?


- Vaha Müsaviri olacaksin. Epeyce koyun ve


deve


alacak kadar paran var. Fatima ile evleneceksin ve ilk yili


mutlu yasayacaksiniz. Çünkü sevmeyi ögreneceksin ve


elli


bin hurma agacini tek tek taniyacaksin. Nasil gelistiklerini


göreceksin ve sana dünyanin -durmadan degistigini


göstere-


cekler. Bir süre sonra, isaretleri giderek daha iyi yorumla-


yacaksin, çünkü çöl hocalarin hocasidir.


ikinci yil, bir hazine vardi, diye hatirlayacaksin. Isa-


retler israrla ondan söz etmeye baslayacaklar ve sen


bunla-


ri görmezden ve duymazdan gelmeye çalisacaksin.


Bilgile-


rini yalnizca Vaha ve sakinlerinin iyiligi için kullanacak-


sin. Reisler bundan dolayi sana minnet duyacaklar. Deve-


ler sana para ve güç tasiyacaklar.


Üçüncü yil, isaretler sana hazinenden ve Kisisel


Men-


kibe*nclen söz etmeyi sürdürecekler. Gece ve gündüz,


Va- ha'da dolasip duracaksin ve Fatima, kendisi yüzünden


yo-


luna devam edemedigin Için kederli bir kadin olacak. Ama


sen, onu sevmeyi sürdüreceksin ve o da seni sevecek.


Onun, senden kalmani istemedigini hatirlayacaksin,


çün-


kü çöl kadini kocasinin dönüsünü beklemeyi bilir. Bu


yüzden ona kizmayacaksin. Ama, belki de yoluna devam


etmen, Fatima'ya olan askina daha çok güvenmen


gerekti-


gini düsünerek, çölün kumlarinda, hurma agaçlarinin ara-


sinda durmadan yürüyeceksin. Çünkü Vaha'da kalma


ne-


denin, aslinda bir daha geri dönememek korkundur yal-


nizca. Ve iste o zaman, isaretler sana hazinenin


ebediyen


topraga gömülü kaldigini söyleyecekler.


Dördüncü yil, kendilerini dinlemedigin için


isaretler


yüz çevirecekler sana. Kabile reisleri bu durumu anlaya-


caklar ve Müsavirlik görevinden azledileceksin. Deve


sürü-


leri ve mal-mülk sahibi zengin bir tüccar olacaksin o za-


man. Ama bundan sonraki günlerini, Kisisel Menkibe'ni


gerçeklestirmemis oldugunu ve bunu yapmak için vaktin



12


5



Çoktan geçtigini düsünerek hurmalikta ve çölde dolasip


duracaksin.


Askin, bir erkegin kendi Kisisel Menkibesinin


pesin-


den gitmesine engel olmadigini anlaman gerekiyor.


Böyle


bir §ey söz konusu oldugu zaman bil ki Evrenin Dili'ni


konusan Ask degildir bu, yani gerçek Ask degildir.



Simyaci kuma çizdigi çemberi sildi ve kobra


hemen


uzaklasip taslarin arasina girdi.


Delikanli, her zaman Mekke'ye gitmek istemi;


olan


Billûriye Tüccari ile bir simyaci arayan Ingiliz'i düsünü-


yordu. Çöle güvenen kadini düsünüyordu: Çöl, sevmek


is-


tedigi erkegi bir gün getirmisti ona.


Atlarina bindiler. Bu kez, delikanli izliyordu Simyaci-


yi. Rüzgâr, Vaha'ntn gürültülerini tasiyordu kulaklarina.


Delikanli Fatima'nm sesini duymaya çalisiyordu. O gün


savas yüzünden kuyuya gitmemisti.


Ama geceleyin, bir çemberin içinde hareketsiz


duran


yilana bakarlarken, omzunda sahin tasiyan garip süvari


asktan ve hazineden, çöl kadinlarindan ve Kisisel Menki-


be'sinden söz etmisti.


- Sizinle gidecegim, dedi delikanli. Ve birden


içinde


büyük bir huzur hissetti.


- Yarin günesten önce yola çikacagiz.


Simyacinin tek yaniti bu cümle oldu.


126




DELIKANLI O GECE UYUYAMADI GÜNES


DO&


madan önce, çadirda kendisiyle birlikte kalan


çocuklardan


birini uyandirdi ve ondan, Fatima'nin oturdugu yeri gös-


termesini istedi. Birlikte çikip oraya gittiler. Delikanli, ço-


cugun kilavuzluguna karsilik ona bir koyun almaya yete-


cek para verdi. Sonra genç kizin uyudugu yeri bulmasini, onu


uyan-


dirmasini ve disarida kendiçini bekledigini söylemesini


rica


etti. Genç Arap kendisine sö0eneni yapti ve buna karsilik


bir baska koyun satin almasina yetecek para aldi.


- Simdi bizi yalniz birak, dedi çocuga. Vaha


Müsavi-


ri*ne yardim ettigi için gurur duyan ve koyun alacak para-


si oldugu için de mutluluktan uçan çocuk, tekrar uyumak


üzere çadirina döndü.


Patima çadirin kapisinda göründü. Birlikte hurma


agaçlarinin arasina yürüdüler. Delikanli yaptiklarinin Ge-


lenege aykiri oldugunu biliyordu, ama simdi bunun hiçbir


önemi yoktu.


- Ben gidiyorum, dedi. Ve geri gelecegimi bilmeni


is-


tiyorum. Seni seviyorum, çünkü...


- Hiçbir jey söyleme, diyerek sözünü kesti Fatima.


Insan sevdigi için sever. Askin hiçbir gerekçesi yoktur.


Ama, gene de yanitladi delikanli:


- Seni seviyorum, çünkü bir düs gördüm, sonra bir


krala rastladim, billûriye sattim, çölü geçtim, kabileler sa-


vasa tutustular ve bir simyacinin oturdugu yeri ögrenmek


için bir kuyunun yanma geldim. Seni seviyorum, çünkü


bütün Evren sana ulasmam için isbirligi yapti. Kucaklastilar. Bedenleri ilk kez birbirine


dokunuyor-


du.



12


7




- Geri dönecegim, dedi bir kez daha delikanli.


- Önceleri, çöle baktigim zaman içimde bir arzu


du-


yardim. Simdi içimde umut olacak. Babam bir gün gitti,


ama daha sonra anneme geri döndü ve ne zaman gitse


geri


dönüyor. '


Bundan baska bir sey konusmadilar. Hurmalikta


bi-


raz yürüdüler. Delikanli genç kizi çadirinin kapisina kadar


götürdü.


- Baban, annene nasil dönüyorsa ben de geri


dönece-


gim, dedi ona.


Fatima'nin gözlerine yas doldugunu fark etti.


- Agliyor musun? - Ben bir çöl kadiniyim, diye yanitladi, yüzünün


ifa-


desini degistirerek. Ama her seyden önce bir kadinim


ben.



Fatima çadirina girdi. Kisa bir süre sonra günes


doga-


cakti. Günes dogunca, yillardir yapmaya alistigi seyleri


yapmak için disari çikacakti, ama her sey degismisti.


Deli-


kanli Vaha'dan ayrilmisti ve Vaha'nm anlami daha düne


kadar sahip oldugu anlam olmayacakti artik. Gezginlerin


uzun bir yolculuktan sonra ulasinca mutlu olduklari, elli


bîn hurma agaçli, üç yüz kuyulu vaha degildi artik burasi.


Vaha, bugünden sonra bir bos mekân olacakti onun için.


Bu günden sonra, çöl Vaha'dan daha çok önem


kaza-


nacakti. Hazinesini ararken delikanlinin kendisine hangi


yildizi kilavuz seçtigini düsünerek ve çöle bakarak vakit


geçirecekti. Delikanliya rüzgârla öpücükler gönderiyor ve


rüzgârin, onun yüzüne dokunacagini ve ona kendisinin


hayatta oldugunu, düslerin ve hazinelerin pesinde yoluna


devam eden cesur bir erkegi bekleyen bir kadin gibi onu


bekledigini ona söyleyecegini umuyordu.


Bugünden sonra, çöl bir tek seyin simgesi


olacakti: Onun dönüs umudunun.


128




"ARKADA BIRAKTIGIN SEYLERI


DÜSÜNME,"


dedi Simyaci, atlariyla çölün kumlarinda ilerlerlerken. Her


sey Evrenin Ruhu'na kazinmistir ve ebediyen orada kala-


caktir.


- insanlar gitmekten çok geri dönüsü hayal


ediyor-


lar, dedi, çölün sessizligine yeniden alismis olan delikanli.


- Buldugun sey saf maddeden yapilmissa, hiçbir


za-


man çürümeyecektir. Ve oraya bir gün geri döneceksin.


Bir yildiz patlamasi gibi bir anlik isiktan baska bir sey de-


gilse, o zaman geri dönüsünde*hiijbir sey


bulamayacaksin.


Gene de en azindan bir isik pathtmasi görmüs


olacaksin.


Yalnizca bu bile yasamis olmanin zahmetine deger.


Adam simya-diliyle konusuyordu. Ama yol


arkadasi-


nin Fatima'yi ima ettigini biliyordu delikanli.


Insanin geride birakmis olduklarini düsünmemesi ola-


naksizdi. Çöl, hemen hemen hiç degismeyen


görünümüy-


le, sürekli olarak düslerle besleniyordu. Hurma agaçlari,


kuyular ve sevdigi kadinin yüzü, delikanlinin gözünün


önünden gitmiyordu. Ingiliz ve laboratuvari, bir hoca


olan, ama bunu bilmeyen deveci 'de gözünün önünden


git-


miyordu. *Belki de Simyaci 'hiç âsik olmamistir,' diye dü-


sündü.


Omzunda sahinle Simyaci Önden gidiyordu.


Sahin,


Çölün dilini tam anlamiyla biliyordu ve mola verdiklerin-


de Simyacinin omzundan uçup yiyecek aramaya


gidiyor-


du. Ilk gün bir tavsan getirdi. Ertesi gün iki kus.


Aksamlari yaygilarini yere seriyor, ama ates


yakmi-


yorlardi. Geceleri soguk olan hava, ay gökyüzünde küçül-


dükçe daha karanlik oluyordu. Bir hafta boyunca


sessizlik


içinde ilerlediler; savasin içine düsmemek için alinmasi


ge-



Simyaci - 129/9 reken önlemler disinda hiçbir sey konusmuyorlardi. Kabi-


leler arasindaki savas sürüyordu; kimi zaman"rüzgârin


ge-


tirdigi kanin yavan kokusunu 'duyuyorlardi. Demek ki ya-


kinlarda bîr savas olmustu ve rüzgâr, gözlerinin


göremedi-


gi seyleri her zaman göstermeye hazir olan Isaretlerin


Di-


li'nin varligim delikanliya animsatiyordu.


Yolculuklarinin yedinci gününün aksami, her


zaman-


kinden daha erken konaklamaya karar verdi Simyaci.


Sa-


hin av aramaya gitti. Simyaci kirbasini çikartip


delikanliya


su verdi,


- Iste, kisa bir süre sonra yolculugun sona erecek,


de-


di. Kisisel Menkibe'nin izinden gittin: Kutlarim seni.


-~ Ama bana hiçbir sey söylemeden kilavuzluk


edi-


yorsunuz. Bildiklerinizi bana ögreteceginizi saniyordum.


Bir süre önce, elinde simya kitaplari olan biriyle birlikte


çölde yolculuk yaptim. Ama hiçbir sey ögrenemedim. - Bir tek ögrenme yöntemi vardir, diye yanitladi


Simyaci. Eylem yöntemi. Bilmen gereken her seyi sana


solculuk ögretti. Ögrenmen gereken bir tek sey kaldi.


Delikanli bunun ne oldugunu ögrenmek !>:tedi,


ama


tahinin dönüsünü gözetleyen Simyaci gözlerini ufuga


dik-


;I.


- Size neden Simyaci diyorlar?


- Simyaciyim da ondan.


- Peki altin arayip da bulmayi beceremeyen


öteki


simyacilar neden basaramiyorlar bu isi?


- Altin aramakla yetiniyorlar. Menkibe'nin kendini


yasamak istemeksizin, Kisisel Menkibelerinin hazinesini


ariyorlar.


- Bilmem gereken daha ne var? diye sordu


delikanli.


Ama gözlerini ufuktan ayirmiyordu Simyaci. Bir


sûre


sonra sahin bir avla döndü. Alevlerin isigmi kimsenin


gör-


memesi için bîr çukur kazip içinde ates yaktilar.


- Bir simyaci oldugum için Simyaciyim ben, dedi,


ye-


meklerini hazirlarken. Bu bilimi atalarimdan ögrendim, ki onlar da kenefi atalarindan' ögrenmislerdi bunu. Ve


dünya-



130



nm yaratilisindan bu yana bu böyledir. O siralar bütün


Büyük Yapit bilimi küçük bir zümrütün üzerine yazilabi-


lirdi. Ama insanlar basit seyleri önemsemediler ve kitap-


lar, yorumlar ve felsefî incelemeler yazmaya basladilar.


Üstelik en iyi yöntemi kendilerinin bildiklerini ileri sür-


meye kalkistilar.


- Zümrüt Levha'da ne yaziyordu? diye sordu


deli-


kanli.


Simyaci bunun üzerine kuma birseyler çizmeye


basla-


di ve bu i§ bes dakikadan fazla sürmedi. Simyaci çizmeyi


sürdürürken, delikanli yasli krali ve ona rastladigi alani


animsiyordu; sanki aradan çok uzun yillar geçmis gibiydi.


- Zümrüt Levha'nin üzerinde yazili olan iste


buydu,


dedi Simyaci, isini bitirdigi zaman.


Delikanli yaklasip kumun üzerinde yazili olan


söz- cükleri okudu.


- Bir sifre bu, dedi, Zümrüt Levha yüzünden


biraz


hayal kirikligina ugramis olan delikanli. Sanki Ingiliz'in


kitaplarinda da yaziyordu böyle bir sey.


- Hayir, diye yanitladi Simyaci. Atmacalarin


uçusu-


na benzer bu: Yalnizca akilla anlasilmasi olanaksizdir.


Zümrüt Levha dogrudan dogruya Evrenin Ruhu'na


giden


bir geçittir.


- Bilgeler, dogal dünyanin Cennet'in bir


görüntüsün-


den ve bir surelinden baska bir sey olmadigini anladilar.


Tek gerçek sudur ki, var olan bu dünya, bundan daha


mü-


kemmel bir dünyanin var oldugunun güvencesidir. Tanri


bu dünyayi, insanlar, görülen nesneler araciligiyla


manevi


ögretileri ile bilgisinin mucizelerini arilayabilsinler diye ya-


ratti. Ben buna Eylem diyorum.


- Benim Zümrüt Levhayi anlamam gerekir mi?


diye


sordu delikanli.


- Belki bir simya laboratuvannda olsaydin,


simdi Zümrüt Levha'yi ögrenme yönteminin en iyisini incele-


menin tam sirasiydi. Ama çöldesin simdi. Öyleyse en


iyisi


çölün içine dal. Dünyayi ve ayni zamanda yeryüzünde



13


1



olan herhangi bir seyi anlamana yardimci olur. Çölü


anla-


maya bile ihtiyacin yok: Bir tek kum tanesini seyretmen


yeter; o zaman orada Evren'in bütün harikalarini


görecek-


sin.


- Çölün içine dalmak için ne yapmaliyim?


- Kendi yüregini dinle. Yüregin her seyi bilir,


çünkü


Evrenin Ruhu'ndan gelmektedir ve bir gün oraya geri dö-


necektir.


132




SESSIZCE IKI GÜN DAHA YOL ALDILAR. SIM-


yaci, en siddetli savaslarin oldugu yere yaklastiklari için


çok daha dikkatli davraniyordu. Ve delikanli var gücüyle


yüregini dinlemeye çalisiyordu.


Bu yüregi dinlemek öyle kolay bir is degildi. Bir za-


manlar hep yola çikmaya hazir tetikte beklerdi, ama gel


gör ki simdi ne pahasina olursa olsun varmak istiyordu.


Yüregi kimi zaman, içi özlem dolu öyküler anlatip duru-


yordu uzun süre; kimi zaman da çölde, günesin dogusu


karsisinda heyecanlaniyor ve delikanliyi gizli gizli aglati-


yordu. Ona hazineden söz ettigi zaman hizli hizli çarpi-


yor, ama delikanlinin gözleri çölün sonsuz ufkunda yittigi


zaman da yavasliyordu. Ama delikanli Simyaci ile tek bir


sözcük konusmasa da bu yürek hiç susmuyordu.


- Yüregimizi neden dinlemeliyiz? diye sordu,


mola


verdikleri aksam.


- Çünkü yüregin neredeyse hazinen de


oradadir.


- Yüregim sikintili, çalkantili, dedi delikanli.


Düsler


görüyor, heyecanlaniyor ve bir çöl kizina âsik. Bana bir


yigin sey soruyor, çö' kizini düsündügüm zaman, geceler


ve gündüzler boyu beni uykusuz birakiyor.


- Ne âlâ! Demek kI yüregin canli. Onun


söyledikleri- ni dinlemeye devam et.


Bunu izleyen üç gün boyunca birçok savasçiyla


karsi-


lastilar, urukta da baska savasçilar gördüler. Delikanlinin


yüregi korkudan söz etmeye basladi. Evrenin Ruhu'ndan


duydugu öyküleri anlatiyordu delikanliya. Hazinelerini


aramaya çikan, ama onlari hiçbir zaman bulamayan


insan-


larin öyküleriydi bunlar. Kimi zaman da, hazinesine hiç-


bir zaman ulasamayacagi ya da çölde ölebilecegi


düsünce-



13


3



siyle korkutuyordu delikanliyi. Ya da bazen, gönlünün


sultanina rastladigi ve bir yigin altin lira kazanmis oldugu


için, simdi hosnut oldugunu söylüyordu delikanliya.


- Yüregim bir hain, dedi delikanli Simyaciya,


atlarini


biraz dinlendirmek için durduklarinda. Devam etmemi is-


temiyor.


- Ne âlâ, diye yanitladi Simyaci. Bu da yüreginin diri


oldugunu gösteriyor. Simdiye kadar elde etmeyi basardi-


gin seyleri bir düsle degis-tokus etmekten korkmasi


kadar


dogal ne var.


- Öyleyse neden yüregimi dinlemek zorundayim?


- Çünkü onu susturmayi hiçbir zaman


basaramazsin.


Hatta onu dinlemiyormus gibi yapsan da o gene


oradadir,


gögsündedir; hayat ve dünya hakkinda ne düsündügünü


sana tekrarlamayi sürdürecektir.


- Bir hain olsa da mi?


- Ihanet, senin beklemedigin bir darbedir. Ama


sen


yüregini taniyacak olursan, sana baskin yapmayi hiçbir


za-


man basaramayacaktir. Çünkü onun düslerini ve


arzulari-


ni taniyacaksin ve onlari hesaba katacaksin. Hiç kimse


kendi yüreginden kaçamaz. Bu nedenle en iyisi onun


söy-


lediklerini dinlemek. Böylece, kendisinden beklemedigin


bir darbe indirmeyecektir kesinlikle sana.



Delikanli, çölde yol alirlarken, yüregini dinlemeyi sürdürdü. Onun kurnazliklarini, onun hilelerini ögrendi


ve sonunda onu oldugu gibi kabul etti. Bunun üzerine


korkmayi birakti, geri dönme istegini geride birakti, çün-


kü bir aksam yüregi, ona mutlu oldugunu söylemisti. "Bi-


raz sikâyet edecek olursam," diyordu yüregi, "bu yalnizca


benim bir insan yüregi olmamdandir ve insanlarin yürek-


leri böyle olur. Ulasmaya lâyik olmadiklarini ya'da ulasa-


mayacaklarini sandiklari için en büyük düslerini


gerçekles-


tirmekten korkarlar. Dirilmemek üzere sona ermis asklar,


olaganüstü olabilecek, ama olamayan anlar,


kesfedilmesi


gereken, ama sonsuza dek kumlarin altinda kalan


hazine-



134



ler daha aklimiza gelir gelmez bizler, yürekler hemen ölü-


rüz. Çünkü böyle bir durumla karsilasinca ölümcül acilar


çekeriz."



- Yüregim aci çekmekten korkuyor, dedi bir


gece


Simyaciya, aysiz gökyüzüne bakarlarken. - Yüregine, aci korkusunun, acinin kendisinden


de


kötü bir §ey oldugunu söyle. Düslerinin pesinde oldugu


sürece hiçbir yürek kesinlikle aci çekmez. Çünkü arastir-


manin her âni, Tanri ve Sonsuzluk ile karsilasma ânidir.


- Her arama âni bir karsilasma ânidir, dedi


delikanli


yüregine. Hazinemi aradigim sirada her gün piril pirildi,


çünkü her saatin, onu bulma düsünün bir parçasi oldugu-


nu biliyordum. Hazinemi ararken, yolumun üzerinde öy-


lesine seyler kesfettim ki, bir çoban için olanaksiz seylere


girismek cesaretim olmasaydi bunlara rastlamayi


kesinlikle


hayal bile edemezdim..


Bunun üzerine yüregi bütün bir ögle sonu yatisti.


Ve


geceleyin derin bir uykuya daldi. Delikanli uyaninca, yü-


regi ona Evrenin Ruhu'nun islerini anlatmaya basladi. Her


mutlu insanin, içinde Tanri'yi tasiyan insan oldugunu söy-


ledi. Ve tipki daha önce Simyacinin da söyledigi gibi mut-


lulugun, çölün küçük bir kum tanesinde bulunabilecegini


söyledi. Çünkü bir kum tanesi Yaratilis'in bir ânidir ve


Evren, onu yaratmak için milyonlarca, milyonlarca yil ug-


rasmistir.


"Yeryüzünde her insanin kendisini bekleyen bir


hazi- nesi vardir," dedi yüregi delikanliya. "Biz yürekler, insan-


lar artik bu hazineleri bulmak istemedikleri için bunlardan


pek ender söz ederiz. Onlari küçük çocuklara anlatiriz.


Sonra herkesi, kendi yazgisinin yoluna göndermek isini


hayata birakiriz. Ne yazik ki, kendisine çizilmis olan yolu


pek az insan izliyor; oysa bu yol Kisisel Menkibe'nIn ve


mutlulugun yoludur. Insanlarin çogu dünyayi korkutucu


bir sey olarak görüyorlar ve yalnizca bu nedenden dolayi


da dünya gerçekten korkutucu bir sey oluyor. O zaman



13


5



biz yürekler, giderek daha alçak sesle konusmaya


basliyo-


ruz, ama asla susmuyoruz. Ve sözlerimizin duyulmamasi


için dilekte bulunuyoruz: Kendilerine çizmis oldugumuz


yolu izlemedikleri için insanlarin aci çekmelerini istemiyo-


ruz."


- Peki yürekler, insanlara düslerinin pesinden


gitmek


zorunda olduklarini neden söylemiyorlar? diye sordu deli-


kanli, Simyaciya. - Çünkü bu durumda en çok yürek aci çeker. Ve


yü-


rekler aci çekmekten hoslanmazlar.


Delikanli o gün yüregini dinledi. Ondan, kendisini


as-


la terk etmemesini istedi. Ondan, düslerinden


uzaklasacak


olursa gögsünde sikismasini ve kendisini uyarmasini,


uyari


isareti vermesini istedi. Ve bu isareti ne zaman duyarsa


ona dikkat edecegine yemin etti.


Delikanli o gece bu konularin hepsini Simyaci ile


ko-


nustu. Ve Simyaci, delikanlinin yüreginin Evrenin Ru-


hu'na ger\ dönmüs oldugunu anladi.


- Simdi ne yapmaliyim? diye sordu delikanli.


- Piramitler yönünde yürümeye devam et, dedi


Sim-


yaci. Ve isaretlere dikkat et. Yüregin artik sana hazineyi


gösterebilecek durumda.


- Yoksa benim henüz bilmedigim bu mu?


- Hayir. Senin henüz bilmedigin sudur, dedi


Simya-


ci:


Evrenin Ruhu, bir düsü gerçeklestirmeden önce


yol boyunca ögrenilen her seye deger biçer. Bize karsi kötü


duygular besledigi için böyle davranmamaktadir:


Düsümü-


zü gerçeklestirmemizin yanisira, ona dogru ilerlerken


aldi-


gimiz dersleri de Iyice ögrenmemizi istemektedir. Ama in-


sanlarin çogunlugu iste bu anda vazgeçerler. Çölün


dilinde


biz bu durumu söyle tanimlamaktayiz: Vaha'nin palmiye-


leri ufakta görünmüsken susuzluktan ölmek.


Arastirma her zaman acemi talihj ile baslar. Ve her


za-


man Fatihin Sinavi ile sona erer.


136




Delikanli ülkesinde söylenen eski bir atasözünü


anim-


sadi: 'En karanlik an, safak sökmeden önceki andir.'



13


7




ILK SOMUT TEHLIKE ISARETI ERTESI GÜN


görüldü. Üç savasçi gelip iki yolcuya buralarda ne aradik


larini sorduJar.


- Ben sahinimle avlanmaya geldim, dedi


Simyaci.


- Sizi aramamiz gerek, bakalim silahiniz var


mi? diy


konustu savasçilardan biri.


Simyaci atindan agir agir indi. Arkadasi da onun


gib


yapti.


- Neden yadinizda bu kadar para var? diye


sordu, de-


likanlinin para kesesini gören savasçi.


- Misir'a gitmek için," diye yanitladi delikanli.


Simyaciyi arayan savasçi siviyla dolu bir kristal


sise vt


tavuk yumurtasindan biraz daha büyük, sari renkli cam


dan bir yumurta buldu.


- Bu ne? diye sordu savasçi.


- Felsefe Tasi ile Ebedî Hayat Iksiri.


Simyacilarin Bu


yük Yapiti. Bu iksirden içen kimse kesinlikle hasta olma2


ve bu tasin küçük bir parçasi herhangi bîr madeni altina


çevirir.


Üç savasçi kahkahayla güldüler, Simyaci da onlarla


birlikte güldü. Yaniti çok eglenceli bulmuslardi. Bunun


üzerine, iki yolcuya, esyalariyla birlikte gitmeleri için faz-


la güçlük çikarmadilar.


- Deli misiniz siz? diye sordu delikanli-biraz


uzakla-


sinca. Onu neden böyle yanitladiniz?


- Sana hayatin çok basit bir yasasini göstermek


için:


Gözümüzün önünde büyük hazineler oldugu zaman


asla


göremeyiz onlari. Peki, neden bilir misin? Çünkü


insanlar


hazineye inanmazlar. e



138




Çölde yolculuklarina devam ettiler. Günler


geçtikçe


giderek sessizi esiyordu delikanlinin yüregi: Geçmis ya


da


gelecegin olaylariyla ilgilenmiyordu artik, o da çölü


seyret-


mekle ve delikanliyla birlikte Evrenin Ruhu'nu içmekle yetiniyordu. Yüregi ile delikanli, artik birbirlerine ihanet


edemeyecek iki büyük dost oldular.


Yürek, bazen, uzun sessizlik saatleri sonunda


müthis


yorgun düsen delikanliyi ferahlatmak, yüreklendirmek


amaciyla konusuyordu. Yürek, ilkin onun büyük nitelik-


lerinden söz etti: Koyunlarindan ayrilmak için gereken ce-


saretinden, kendi Kisisel Menkibe'sini yasamasindan ve


billûriye dükkâninda çalisirken kanitladigi coskusundan.


Delikanlinin henüz fark elmedigi bîr baska seyden


de


söz etti: Hiç farkina varmadan kurtuldugu tehlikelerden.


Birinde, babasinin tabancasini çalarak saklamisti. Ama


kuskusuz, kendi kendini yaralayabilirdi. Delikanliya kirin


ortasinda hasta oldugu günü animsatti: Delikanli,


kusmus,


ardindan epeyce uyumustu. Oysa, bu sirada onu


öldürüp


koyunlarini çalmayi tasarlayan iki haydut biraz ileride


bekliyordu onu. Ama genç çobanin gelmedigini görünce,


onun yolunu degistirdigini sanip oradan ayrilmislardi.


- Yürekler her zaman insanlara yardim ederler


mi?


diye sordu Simyaciya.


- Yalnizca kendi Kisisel Menkibe'lerini


yasayanlara yardim ederler. Ama çocuklara, sarhoslara ve ihtiyarlara


da çok yardim ederler.


- Bu öyleyse tehlike olmadigi anlamina mi


geliyor?


- Bu yalnizca yüreklerin ellerinden geleni


yaptiklari


anlamina geliyor, dîye yanitladi Simyaci.


Bir aksam savasan kabilelerden birinin


ordugâhindan


geçtiler. Her yanda silahlarini kullanmaya hazir, görkemli


beyaz giysiler giymis Araplar vardi. Adamlar nargile içi-


yor ve savaslari anlatarak gevezelik ediyorlardi. Iki yolcu-


ya hiç kimse dikkat etmedi.


- HIçbir tehlike yok, dedi delikanli, biraz


uzaklastik-


lari zaman.



13


9




Simyaci öfkelendi.


- Yüregine güven, dedi, ama çölde bulundugunu


da unutma. Insanlar savasirken, Evrenin Ruhu da savas


çiglik-


larini duyar. Gökyüzünün altinda olanlarin sonuçlarindan


hiç kimse kurtulamaz.


"Her sey bir ve tek seydir,* diye düsündü delikanli.


Ve çöl sanki Simyacinin hakli oldugunu


kanitlamak


istermis gibi, yolcularin arkasinda birden iki adi göründü.


- Daha ileriye gidemezsiniz, dedi biri. Su anda


savas


bölgesinde bulunuyorsunuz.


- Çok uzaga gitmiyorum, dedi Simyaci, atlilarin


göz-


lerinin içine bakarak.


Atlilar bir süre hiçbir sey söylemediler, sonra


yolcula-


rin yollarina gitmelerine izin verdiler.


Delikanli olanlari hayranlik içinde seyretmisti.


- Adamlara bakisinizla boyun egdirdiniz, dedi.


- Gözler ruhun gücünü gösterirler, diye yanitladi


Simyaci.


'Dogru,* diye düsündü delikanli. Ordugâhta,


askerle-


rin arasinda bulunan bir adamin, gözlerini Simyaci ile


ken-


disinin üzerine dikmis oldugunun farkina varmisti. Çok uzakta oldugu için yüzü pek seci içmiyordu. Ama bu ada-


min kendilerini gözetledigi de kesindi.


Sonunda ufuk boyunca uzanan bir siradagi


asmaya ça-


lisirlarken, Simyaci, Piramitlere iki günlük yol kaldigini


söyledi.


- Kisa bir süre sonra ayrilmak zorunda


kalacaksak,


bana simya ögretin, dedi delikanli.


- Artik bilinmesi gereken her seyi biliyorsun.


Geriye


sadece Evrenin Ruhu'na nüfuz etmek ve her birimize ay-


rilmis olan hazineyi kesfetmek kaliyor.


- Benim bilmek istedigim bu degil. Kursunu altina


dönüstürmekten söz ediyorum ben.


Simyaci, çölün sessizligine saygi gösterdi ve


ancak ye-


mek yemek için durduklarinda konustu.



140




- Evrende her sey evrim geçirir. Ve bilenler için,


en


çok evrim geçirmis madendir altin. Bana niçin oldugunu sorma, bilmiyorum. Yalnizca sunu biliyorum: Gelenegin


ögrettikleri her zaman dogrudur. Ama insanlar bilgelerin


sözlerini dogru olarak yorumlayamadilar. Ve altin evrimin


simgesi olacagina savaslarin isareti oldu.


- Nesneler birçok dil konusurlar, dedi delikanli.


De-


venin bozlamasinin önce yalnizca deve bozlamasi


oldugu-


nu gördüm, sonra tehlike isaretine dönüstügünü ve daha


sonra da tekrar bozlama oldugunu gördüm.


Ama sustu delikanli. Simyaci bunlarin hepsini


biliyor


olmaliydi.


- Gerçek simyacilar tanidim, diye konusmaya


basladi


Simyaci. Laboratuvarlarma kapanip altin gibi


evrimlenme-


ye çalisiyorlardi; Felsefe Tasi'ni kesfettiler. Çünkü bir sey


evrim geçirdiginde, çevrede bulunan her seyin evrim


geçir-


digini anlamislardi. Baskalari Tas'i rastlantiyla buldular.


Bunlarin yetenekleri vardi, ruhlari öteki insanlarin ruhla-


rindan daha uyanikti. Bunlar pek azdir, hesaba katmak


ge-


rekmez. Son olarak kimileri de yalnizca altin ararlar;


bun- lar sirri hiçbir zaman bulamadilar. Kursunun, bakirin, de-


mirin de gerçeklestirilecek kendi Kisisel Menkibe'leri ol-


dugunu unutmuslardir. Baskasinin Kisisel Menkibe'sine


burnunu sokan kimse kendi Kisisel Menkibe'sIni kesinlik-


le kesfedemez,


Simyacinin sözleri bir beddua gibi yankilandi.


Egilip bir kavki aldi çölden.


- Burasi eskiden denizdi, dedi.


- Bunu anlamistim, diye karsilik verdi delikanli.


Simyaci bir kavki alip kulagina dayamasini istedi


on-


dan. Bunu çocukken birçok kez denemisti. Kavkiyi kula-


gina dayayinca deniz sesi duydu.


- Deniz her zaman bu kavkinin içindedir, çünkü


bu,


onun Kisisel Menkibe'sidir. Ve çöl tekrar dalgalarla


kucak-


lasincaya kadar da onu asla terk etmeyecektir.



14


1




Daha sonra atlarina bindiler ve Misir Piramitleri yö-


nünde yola koyuldular.



Delikanlinin yüregi tehlike isareti verdigi sirada


günes


batmaya baslamisti. Çevrelerinde yüksek kumullar vardi


ve delikanli Simyaciya bakti; ama Simyaci, besbelli hiçbir


sey fark etmemisti. Bes dakika sonra tam karsilarinda


ka-


raltilari tanyerine düsen iki atli gördü. Delikanli daha


agzi-


ni açip Simyaciya bir sey söylemeden iki atli, önce on,


sonra yüz atli oldu, en sonunda da bütün kumullar atlilar-


la doldu.


Savasçilar mavi giyinmislerdi, türbanlarinin


çevresin-


de üçlü bir halka vardi. Yüzlerinde mavi renkli peçeler


vardi ve yalnizca gözleri görünüyordu.


Bu mesafeden bile gözleri ruh güçlerini


yansitiyordu.


Ve bu gözler ölümden söz ediyorlardi.


142




IKI YOLCUYU, YAKINLARDA BULUNAN


BIR ordugâha götürdüler. Bir asker, Simyaci ile arkadasini


Va-


ha'daki çadirlara pek benzemeyen bir çadira soktu.


Çadir-


da kurmaylariyla birlikte bir komutan vardi.


- Bunlar casus, dedi adamlardan biri.


- Biz yolcuyuz, dedi Simyaci.


- Sizi üç gün Önce düsman ordugâhinda


gördük. Ve


muhariplerden biriyle konustunuz.


- Ben çölde gezen ve yildizlari taniyan bir


gezginim,


dedi Simyaci. Birlikler ya da kabilelerin harekâti hakkinda


hiçbir bilgim yoktur. Yalnizca arkadasima buraya kadar


kilavuzluk ettim.


- Arkadasin kim? diye sordu reis.


- Bir simyaci, dedi Simyaci. Doganin güçlerini


bilir.


Ve siz komutana, kendi olaganüstü güçlerini göstermek


Is-


temektedir."


- Bir yabanci ne yapiyor yabanci toprakta? diye


sor-


du adamlardan biri.


- Kabilenize takdime olarak para getirdim, diye ara-


ya girdi Simyaci, delikanlinin agzini açmasina firsat


birak-


madan.


Ve delikanlinin kesesini alarak altin liralari reise


ver-


di. Reis hiçbir sey söylemeden aldi paralan. Çok sayida


si-


lah almaya yetecek yüklü bîr paraydi bu.


- Bir simyaci nedir? diye sordu sonunda Arap.


- Dagayi ve dünyayi bilen bir insandir. Cani


istesey-


di yalnizca rüzgârin gücünü kullanarak ordugâhi yerle bir


edebilirdi.


Adamlar güldüler. Savasta gördükleri siddete


aliskin-


dilar ve rüzgârin öldürücü darbe indiremeyecegmi biliyor-



14


3



lardi. Bununla birlikte hepsi de yüreklerinin gögüslerinde


sikistigini hissettiler. Çöl insanlariydi bunlar ve büyücü-


lerden korkarlardi. - Böyle bir sey görmek isterdim, dedi reis.


- Bize üç gün gerek, dedi Simyaci. Sahip oldugu


gü-


cün etkisini göstermek için kendisi rüzgâr olacak. Bunu


basaramayacak olursa, kabilenizin onuruna alçakgönüllü


hayatlarimizi sunacagiz.


- Bana ait olan bir seyi bana sunamazsin, diye


bildir-


di sef öfkeyle.


-> Ama yolculara üç günlük süreyi verdi.



Dehsete düsen delikanli, yerinden kimildayacak


du-


rumda degildi. Simyaci onun çadirdan çikmasina yardim


etmek için kolundan tutmak zorunda kaldi.*


- Onlara korktugunu gösterme, dedi ona.


Bunlar yü-


rekli insanlar, korkaklari küçük görürler.


Delikanli konusma yetenegini yitirmisti. Sesine,


an-


cak bir süre sonra ordugâhta yürürlerken kavustu. Bir ye-


re kapatilmalarinin yarari yoktu: Araplar yalnizca^atlanni


almislardi. Böylece Evren bir kez daha sayisiz dillerini


açikladi: Simdiye kadar özgür ve sinirsiz bir mekân olan


çöl, artik asilmasi olanaksiz bir surdu. - Onlara bütün hazinemi verdiniz! dedi delikanli.


Ömür boyu kazandigim her seyi.


- Ama ölecek olsaydin ne isine yarayacakti


hazinen?


En azindan üç'günlügüne hayatini kurtardi. Paranin ölü-


mü geciktirdigi öyle sik görülmez.


Ama delikanli hikmet sözlerini anlamayacak


kadar


korkmustu. Rüzgâra nasil dönüsebilecegini bilmiyordu.


Simyaci degildi kendisi.


Simyaci bir savasçidan çay istedi; delikanlinin


bilekle-


rine biraz çay döktü. Simyaci anlayamadigi birseyler söy-


lerken, delikanlinin içine bir dinginlik dalgasi yayildi.



144




- Umutsuzluga teslim olma, dedi Simyaci


alabildigi-


ne tuhaf, yumusak bir sesle. Yoksa, yüreginle


konusmana


engel olur.


- Ama nasil rüzgâra dönüsebilirim bilmiyorum.


- KendI Kisisel Menkibe'sini yasayan kimse


neye ih- tiyaci varsa hepsini bilir. Bir düsün gerçeklesmesini bir


tek


sey olanaksiz kilar: Basarisizliga ugrama korkusu.


- Basarisizliga ugramaktan korkmuyorum.


Yalnizca


rüzgâra nasil dönüsebilecegimi bilmiyorum.


- Öyleyse ögrenmen gerekecek. Hayatin buna


bagli.


- Ama ya basaramayacak olursam?


- Kisisel Menkibe'ni yasamis oldugun için


öleceksin.


Bir Kisisel Menkibe'nin ne oldugundan habersiz, bunun


ne oldugunu asla ögrenemeyecek olan milyonlarca


insan


gibi ölmekten evladir bu. Ama korkma. Genellikle ölüm


insam hayata karsi daha dikkatli olmaya zorlar.



Birinci gün geçti. Yakinlarda bir yerde büyük bir


sa-


vas oldu, ordugâha birçok yarali getirdiler. *Ölüm hiçbir


seyi degistirmiyor,* diye düsündü delikanli. Ölen


savasçila-


rin yerini baskalari aliyor ve hayat devam ediyordu.


- Daha sonra da ölebilirdin, dostum, dedi bir


muha- rip, silah arkadaslarindan birinin cesedinin yaninda. Baris


zamaninda da ölebilirdin. Ama eninde sonunda, su ya


da


bu sekilde nasil olsa ölecektin. *


Aksama dogru Simyaciyi bulmaya gitti delikanli.


Sim-


vaci, sahiniyle birlikte çöle gidiyordu.


- Rüzgâra dönüsmeyi bilmiyorum, diye


tekrarladi


bir kez daha.


- Sana söylemis oldugum seyi hatirla: Dünya,


Tan-


ri'nm yalriizca görünen parçasidir. Simya da tinsel yetkin-


ligi maddi alana yönlendirir yalnizca.


- Ne yapiyorsunuz?


- Sahinimi besliyorum.


- Rüzgâra dönüsmeyi basaramazsam ölecegiz,


dedi


delikanli. O zaman sahini beslemek neye yarar?



145/1


0




- Sen öleceksin, diye yanitladi Simyaci. Ben, rüzgâra


dönüsmeyi biliyorum.



ikinci gün, ordugâhin yakinlarinda bulunan bir


kaya-


nin tepesine tirmandi delikanli. Nöbetçiler engel olmadi-


lar; rüzgâra dönüsecek bîr büyücüden söz edildigini duy-


muslardi ve ona yaklasmak, istemiyorlardi. Üstelik


asilmaz


bir sur gibiydi çöl.


Delikanli ikinci gün, bütün ögle sonu boyunca çöle


bakti. Yüregini dinledi. Ve çöl de delikanliyi saran korku-


yu dinledi.


IkIsi de ayni dili konusuyorlardi.



Üçüncü gün yüce reis, yüksek rütbeli subaylarim


ya-


nma çagirdi.


- Rüzgâra dönüsecek olan su çocuga gidip


bakalim,


dedi Simyaciya.


- Gidelim, diye yanitladi Simyaci.


Delikanli bir gün önce gelmis oldugu yere götürdü


hepsini. Sonra hepsinin oturmasini istedi.


- Biraz vakit alacak, dedi. - Bizim acelemiz yok, dedi yüce reis. Bizler çöl


in-


sanlariyiz.



Delikanli gözlerini ufka dikip bakmaya basladi.


Uzak-


ta daglar, kumullar, kayaliklar; hayatta kalmanin olanak-


siz oldugu bu yörede yasamakta direnen bitkiler vardi.


Dört bir yani çöldü: Aylar boyu üzerinde yürüdügü, ama


ancak küçük bir bölümünü tanidigi çöl. Bu küçük parça-


da, Ingilizlere, kervanlara, kabile savaslarina ve elli bin


hurma agaçlik ve üç yüz kuyuluk bir Vaha'ya rastlamisti.


- Ne istiyorsun bugün benden? diye sordu çöl.


Birbi-


rimizi dün yeterince seyretmedik mi?


- Bir yörende sevdigim kadin yasiyor. Bu yüzden


en-


gin kumlarina baktigim zaman onu seyretmis oluyorum.



146



Onun yanma geri dönmek istiyorum ve rüzgâra dönüs-


mek için senin yardimina gereksinimim var.


- Ask nedir? diye sordu çöl.


- Ask, sahinin senin kumlarinin üstünde uçtugu za-


manki seydir. Çünkü sen, onun için yesermis bir kirsin ve


hiçbir zaman avsiz dönmedi senden. Senin kayalarim,


ku-


mullarini, daglarini biliyor ve ona karsi cömertsin sen...


- Sahinin gagasi parçalarimi kopartir, dedi çöl.


Avi


yillar boyunca beslerim, sahip oldugum pek az suyla su-


suzlugunu gideririm, ona yiyeceklerin yerini gösteririm;


vetbir gün tam avin oksamalarini kumlarimda


hissedece-


gim sirada sahin gökyüzünden iner.


- Ama sen de kesinlikle bu son için besleyip


büyü-


türsün avi, diye yanitladi delikanli: Sahini beslemek için.


Ve sahin de insani besleyecektir. Ve insan da bir gün


senin


kumlarini besleyecektir ve oradan yeni bir av dogacaktir.


Böyledir dünyanin düzeni.


- Ask bu mudur?


- Evet, budur. Avi sahine, sahini insana ve


insani ye-


niden çöle dönüstüren seydir ask. Kursunu altina


dönüstü-


ren ve altini da topragin altina gizleyen seydir. - Söylediklerini anlamiyorum, dedi çöl.


- Öyleyse hiç olmazsa kumlarinin ortasinda bir


yer-


de bir kadinin beni bekledigini anla. Ve onun bekleyisine


karsilik olarak rüzgâra dönüsmek zorundayim.


Çöl bir süre sessiz kaldi.


- Rüzgârin esebilmesi için kumlarimi sana veriyo-


rum. Ama ben tek basima bir sey yapamam. Rüzgârin


da


yardimini iste.



Hafif bir esinti esmeye basladi. Kabile,reislfri,


kendi-


lerinin bilmedigi bir dil konusan delikanliya uzaktan baki-


yorlardi.


Simyaci gülümsüyordu.



14


7




Rüzgâr, delikanlinin yanina gelip onun yanagini


oksa-


di. Delikanlinin, çölle yaptigi konusmayi duymustu, çün-


kü rüzgârlar her zaman her seyi bilirler. Dünyayi dolasip dururlar, ama ne dogum, ne de ölüm yerleri vardir.


- Bana yardim et, dedi delikanli. Bir gün


sevgilimin


sesini duydum sende.


- Çölün ve rüzgârin diliyle konusmayi kim


ögretti


sana?


- Yüregim, diye yanitladi delikanli.


Rüzgârin birçok adi vardi. Buradaki adi kesisleme


idi


ve Araplar onun kara derili insanlarin yasadigi suyu bol


topraklardan geldigine inaniyorlardi. Delikanlinin geldigi


uzak ülkedeki adi gündogusu idi, çünkü insanlar onun çö-


lün kumlarini ve MagrIplilerin savas naralarini getirdigine


inaniyorlardi. Belki de baska yerlerde, koyunlarin otladigi


kirlardan uzaklarda, insanlar rüzgârin Endülüs'ten


estigine


inaniyorlardi. Ama rüzgâr hiçbir yerden gelmiyor ve hiç-


bir yere gitmiyordu ve iste bu yüzden de çöl kadar


güçlüy-


dü. Bir gün çöle agaç dikilebilir, dahasi çölde koyun


besle-


nebilirdi, ama rüzgâra egemen olmanin kesinlikle olanagi


yoktu.


- Sen rüzgâr olamazsin, dedi delikanliya. Nitelikleri-


miz farkli.


- Dogru degil. Seninle birlikte dünyayi


dolasirken


simyayi ögrendim. Rüzgârlar, çöller, okyanuslar, yildizlar


var bende, tvren'de yaratilmis ne varsa hepsi bende var.


Hepimizi ayni El yapti ve hepimiz ayni Ruha sahibiz. Se-


nin gibi olmak istiyorum, her seye nüfuz etmek, denizleri


asmak, hazinemi örten kumlari kaldirmak ve sevgilimin


sesini yanima getirtmek istiyorum.


- Simyaci ile yaptigin konusmayi duydum


geçen


gün. Her seyin kendi Kisisel Menkibe'si oldugunu "söylü-


yordu. Insanlar rüzgâra dönülemezler.



148




- Bana bir süre için rüzgâr olmayi Ögret, diye


rica et-


ti delikanli. Insanlar ile rüzgârlarin sinirsiz olanaklarini


birlikte konusabilelim.


Rüzgâr merakliydi ve bu da bilmedigi bir seydi.


Bu


konuda söylesmek isterdi, ama bir insani rüzgâra nasil


dö- nüstürebilecegini bilmiyordu. Ama gene de bir yigin sey


biliyordu. Çöller olusturabiliyor, gemileri batiriyor, or-


manlari yerle bir ediyor ve türlü türlü müziklerle, tuhaf


gürültülerle yankilanan kentlerde dolasiyordu.


Becerisinin


sinirsiz olduguna inaniyordu. Ve iste karsisina bir genç


çikmis, kendisinin baska seyler de yapabilecegini


kanitla-


mak istiyordu.


- Buna Ask adi verilir, dedi delikanli, rüzgârin,


istegi-


ni yerine getirmeyi kabul etmek üzere oldugunu görünce.


Sevdigimiz zaman Evren*in bir parçasi oluruz.


Sevdigimiz


zaman olanlari anlamaya gereksinimimiz yoktur, çünkü


o


zaman olanlar bizim içimizde olur ve insanlar rüzgâra


dö-


nüsebilirler. Kuskusuz, rüzgârlarin onlara yardim etmesi


kosuluyla.


Rüzgâr çok gururluydu. Delikanlinin söyledikleri


onu kiskirtti. Çölün kumlarini savurarak alabildigine hizla


esmeye basladi. Ama bütün dünyayi dolasmis


olmasina


karsin, insani rüzgâra dönüstürmeyi hâlâ beceremedigini sonunda kabul etmek zorunda kalmisti. Ve Ask'in ne ol-


dugunu bilmiyordu.


- Dünyada yaptigim geziler sirasinda birçok


insanin


gökyüzüne bakarak asktan söz ettiklerini fark ettim, dedi


rüzgâr; sinirlari oldugunu kabul etmek zorunda kaldigi


için öfkeliydi. Belki de en iyisi göge sormakti.


- Öyleyse, bana yardim et, diye rica etti


delikanli.


Kör olmadan günese bakabilmem için ortaligi tozla sar.


Bunun üzerine rüzgâr daha güçlü esmeye


basladi ve


gökyüzü kumla kaplandi: Günesin yerinde altin bir kurs


vardi yalnizca.



14


9




Ordugâhta, ne olup bittigini anlamak


güçlesiyordu.


Çöl insanlari, samyeli adi verilen ve denizdeki firtinadw


daha berbat bir sey olan bu rüzgâri çok iyi taniyorlardi,


ama onlar denizi bilmiyorlardi. Atlar kisniyor ve silahlar


kumlarin altinda kalmaya basliyordu. Kayalikta, subaylardan biri yüce reise dönüp


konustu:


- Bu kadarla yetinmek belki de daha iyi.


Delikanliyi simdiden görmekte güçlük


çekiyorlardi.


Yüzleri mavî peçeyle tamamen örtülüydü ve gözlerinde


yalnizca korku ifâdesi vardi.


- Bu ise son verelim, diye üsteledi bir subay.


- Allah'in büyüklügünü görmek istiyorum, dedi


reis,


sesinde saygi vardi. Insanin, rüzgâra dönüsmesini


görmek


istiyorum.


Ama bu iki korkagin adlarini kafasina yazdi.


Rüzgâr


kesilir kesilmez komutanlik görevlerinden alacakti onlari.


Çünkü çöl insanlari korku nedir bilmezlerdi.



- Rüzgâr, bana senin Ask'i tanidigini söyledi,


dedi


delikanli günese. Ask'i biliyorsan, Evrenin Ruhu'nu da bi-


liyorsundur, çünkü o da Ask'tan yapilmistir.


- Bulundugum yerden, diye yanitladi günes,


Evrenin


Ruhu'nu görebiliyorum. Benim ruhumla iletisim halinde- dir ve ikimiz, birlikte, bitkileri büyütüp gölge arayan ko-


yunlari yürütürüz. Bulundugum yerden (ve dünyadan çok


uzaktayim), sevmeyi ögrendim. Dünyaya biraz daha


yak-


lasacak olsam, üzerinde bulunan her seyin yok olacagim


ve Evrenin Ruhu'nun yok olacagini biliyorum. Bu neden-


le karsilikli bakismakla yetiniyoruz ve birbirimizi seviyo-


ruz: Ben ona hayat ve isi veriyorum, o da bana yasama


ne-


deni veriyor.


- Ask'in ne oldugunu J>iliyörsün, diye tekrarladi


deli-


kanli.


- Ve Evrenin Ruhu'nu taniyorum, çünkü


Evren'deki


sonsuz yolculugumuzda uzun uzun konustuk onunla.


En


büyük sorununun, simdiye kadar yalnizca madenlerin ve



150



bitkilerin, her seyin bir ve tek sey oldugunu anlamis olma-


lari oldugunu söyledi. Ve bununla birlikte demirin bakira


benzer olmasi, bakirin altina benzemesi gerekli degil.


Her sey bu biricik seyin içinde kendi gerçek görevini yerine


ge-


tirmektedir ve her seyi yazan El, besinci gün durmus ol-


saydi her sey bir Baris Uyumu olarak kalacakti.1


- Ama altinci gün vardi.


- Sen bir bilginsin, çünkü her seyi belli bir


uzaklik-


tan görüyorsun, dedi delikanli. Âmâ Ask*i tanimiyorsun.


Altinci gün olmasaydi insan yaratilmayacakti; bakir hep


bakir olarak ve kursun hep kursun olarak kalacakti. Her-


kesin kendi Kisisel Menkibe'si kendine, çok dogru, ama


bu Kisisel Menkibe bir gün gerçeklesecek. Öyleyse daha


iyi bir seye.dönüsmek ve Evrenin Ruhu gerçekten bir ve


tek sey oluncaya kadar yeni bir Kisisel Menkibe'ye sahip


olmak gerekmektedir.


Günes düsünceye daldi ve daha çok parlamaya


basla-


di. Bu görüsmeyi degerlendiren rüzgâr da günesin


delikan-


liyi kör etmemesi için daha güçlü esmeye basladi.


- Bunun için simya var, dedi delikanli. Her


insanin


kendi hazinesini arayip bulmasi ve daha sonra, daha


önce-


ki hayatinda oldugundan daha yetkin olmayi istemesi için.


Kursun, dünyanin artik kursuna gereksinimi


kaimayinca-


ya kadar görevini yerine getirecek; o zaman altina dönüs-


mesi gerekecek.


- Simyacilar bu dönüsümü gerçeklestirmeyi


basari-


yorlar. Oldugumuzdan daha yetkin bir varlik olmaya ça-


listigimiz zaman, çevremizdeki her seyin daha Iyi


oldugu-


nu gösteriyorlar bize.


- Peki, benim Ask'i tanimadigimi niçin


söylüyorsun?


diye sordu günes.


- Çünkü Ask, ne çöl gibi devinimsiz


durmaktan, ne


rüzgâr gibi dünyayi dolasmaktan, ne de senin gibi her


seyi


1 Tevrat'in Tekvin bölümüne (Bap I ve Bap 2) gönderme


yapiliyor. Tevrat'a göre Tann


(Allah, Rab) insani altinci gün yaratti: "Ve Allah dedi:


Suretimizde, benzeyisimize göre


iman yapalim; ve denizin baliklarina, ve göklerin


kirçlarina, ve "g.rlara, ve bütün yer-


yüzüne, ve yerde sürünen her jeye hâkim oltun." (Çev,)' 15


1



uzaktan görmekten ibarettir. Ask, Evrenin Ruhu'nu degis-


tiren ve gelistiren güçtür, tik kez .onun içine girdigim za-


man, onun kusursuz oldugunu sandim. Ama daha


sonra


onun, yaratilmis olan her seyin yansimasi oldugunu, onun


da savaslari ve tutkulari oldugunu gördüm. Evrenin Ru-


hu'nu bizler besliyoruz ve üzerinde yasadigimiz dünya, bi-


zim daha iyi ya da daha kötü olmamiza göre, daha iyi ya


da daha kötü olacaktir. Ask'in gücü iste burada ise karisir,


çünkü sevdigimiz zaman, oldugumuzdan daha iyi olmak


isteriz her zaman.


- Peki ne istiyorsun benden? diye sordu günes.


- Benim rüzgâra dönüsmeme yardim et, diye


yanitla-


di delikanli.


- Evren, benim yaratiklarin en bilgini oldugumu


bi-


lir, dedi günes. Ama seni rüzgâra nasil dönüstürecegimi


bilmiyorum.


- Öyleyse kime basvurmaliyim? Günes bir süre sustu. Rüzgâr dinliyor ve bilgisinin


si-


nirsiz oldugunu bütün dünyaya yayiyordu. Bununla bir-


likte, Evrenin Dili'ni konusan delikanlinin elinden kurtu-


lamiyordu günes.


- Her seyi yazan El ile konus, dedi.



Rüzgâr bir mutluluk çigligi atti ve her


'zamankinden


daha güçtü esmeye basladi. Kumlarin üzerine dikilmis ça-


dirlar az sonra yikildilar ve hayvanlar iplerinden, bukagila-


rindan kurtuldular. Kayanin üzerinde insanlar, rüzgârda


sürüklenmemek için birbirlerine sarildilar.


Bunun üzerine delikanli, her seyi yazmis olan El'e


dog-


ru döndü. Ve daha agzini açip tek sözcük söylemeden,


Ev-<


renin sessizlestigini ve hep böyle sessiz kalacagini


hissetti.


Bir sevgi coskusu fiskirdi yüreginden ve aglamaya


bas-


ladi. Simdiye kadar hiç yapmadigi bir duaydi bu, çünkü


sözcûksüz bir yakariydi ve hiçbir sey istemiyordu. Koyun-


larina bir otlak buldugu için sükretmiyordu; daha fazla


kristal satmak için yakarmiyordu; rastladigi kadinin dönü- 152



Sunu beklemesini dilemiyordu. Olusan sessizlikte çölün,


rüzgârin ve günesin de El'in yazmis oldugu isaretleri ara-


diklarim, kendi yollarini izlemek ve zümrüt parçasinin


üzerine kazinmis olan seyi anlamak istediklerini anladi.


Bu isaretlerin Yeryüzü'nde ve Uzay'da dagilmis olduklari-


ni, görünüste hiçbir varlik nedenleri ve anlamlan bulun-


madigini; ne çöllerin, ne rüzgârlarin, ne güneslerin ve ne


de insanlarin niçin yaratilmis olduklarini bilmediklerini


biliyordu. Ama El'in bütün bunlar için bir nedeni vardi ve


yalnizca o bu mucizeleri gerçeklestirebilir, okyanuslari


çö-


le ve insanlari rüzgâra dönüstürebilirdi. Çünkü bir yüce


iradenin, Evren'i, dünyanin yaratilisinin altinci gününün


Büyük Yapit'a dönüstügü noktaya götürmüs oldugunu


yalnizca bu El anliyordu.


Ve delikanli Evrenin Ruhu'na daldi ve Evrenin


Ru-


hu'nun, Tanri'nin Ruhu'nun parçasi oldugunu gördü ve


Tanri'nin Ruhu'nun, kendi ruhu oldugunu gördü.



Samyeli o gün daha önce hiç esmemis oldugu gibi


esti. Kusaklar boyu Araplar, rüzgâra dönüsen ve çölün en bü-


yük muharip reislerinin savundugu bir ordugâhi az kalsin


yerle bir eden delikanlinin efsanesini anlattilar.



Samyeli esmez olunca, hepsi delikanlinin


bulundugu


yere gözlerini çevirdiler. Delikanli bulundugu yerde degil-


di; ordugâhin öteki ucunda nöbet tutan, tepeden tirnaga


kumla kapli bir nöbetçinin yaninda duruyordu.


Adamlar büyücülükten müthis korkmuslardi.


Bunun-


la birlikte iki kisi gülümsüyordu: Birincisi Simyaci Idi,


Çünkü gerçek tilmizini bulmustu; ikincisi ise yüce reisti,


çünkü bu tilmiz, Tanri'nin Yüceligini anlamisti.


Ertesi gün reis, Simyaci ve delikanli ile vedalasti


ve


gitmek istedikleri yere kadar kendilerine eslik edecek bir


muhafiz takimi verdi yanlarina.



15


3




BÜTÜN BIR GÜN YOL ALDILAR.


AKSAMA


dogru bir Kipti manastirina vardilar. Simyaci, muhafiz ta- kimini geri yolladi ve atindan indi.


- Bundan sonra sen tek basina gideceksin, dedi.


Pira-


mitlere üç saatlik yol kaldi.


- Sükran, dedi delikanli. Bana Evrenin Dili'ni


ögret-


tiniz.


- Çoktandir bilmekte oldugun seyi sana


hatirlatmak-


tan baska bir sey yapmadim.


Simyaci manastirin kapisini çaldi. Siyahlar


giyinmis


bir kesis kapiyi açti. Simyaci ile kesis aralarinda Kip tice


konustular bir süre, sonra Simyaci, delikanliyi Içeri aldi.


- Mutfagi bir süre kullanmama izin vermesini


iste-


dim, dedi.


Birlikte manastirin mutfagina gittiler. Simyaci ates


yak-


ti, kesis biraz kursun getirdi; Simyaci kursunu bir demir


kapta eritti. Kursun iyice sivilasinca, su tuhaf, sari cam


yu-


murtasini çantasindan çikardi. Bir saç kalinliginda bir


kat-


man kazidi ve bunu balmumuna sardiktan sonra içinde kur-


sun eriyigi bulunan kaba atti. Karisim kan rengini aldi.


Sim-


yaci bunun üzerine kabi atesten alarak sogumaya


birakti. Bu


arada, kesisle kabileler savasi hakkinda konusmaya


basladi.


- Bu savas devam eder, dedi kesis.


Kesis kizgindi. Savasin sona ermesini bekleyen


ker-


vanlar, uzun zamandir Al-Jizah'a2 çakili kalmislardi.


- Ama, Allah'in dedigi olur, dedi kesis.


Ktpt ya da Ktpti: Eski Misir halki; monofizit Kipti


kilisesine bagli M itirli hiristiyan;


Misir'111 Araplar taraf.udati fethindim (641) sonra birçok


Kipti müslöman oldugu için


bu devim yalnizca hinit.yan]ar için kullanilmaya


bas.tai.di. (Çev)


2 (Gtzeh, Gmzttt, Gtzsi): Kahiir'yr sekiz kilometre


uzaklikta, üç önemli piramitin (Ke-


ops, Kefren, Mikennos) ve Sfenks'in bulundugu yer.


GfinOmOzde, Kahire ile birletmis,


milyonluk bir yerlej.in. yen. (Çev.)



154 - Amin, diye yanitladi Simyaci.


Preparat soguyunca, kesis ve delikanli


hayranlikla


baktilar: Maden, demir kabin iç çeperlerinde katilasmisti,


ama artik kursun degildi. Altin olmustu.


- Ben de bir gün bunu yapmayi ögrenebilecek


miyim


acaba? diye sordu delikanli.


- Bu benim Kisisel Menkibe'm, seninki degil,


diye


yanitladi Simyaci; ama bunun mümkün oldugunu


sana


göstermek istiyordum.


Manastirin kapisma geri döndüler. Simyaci orada


kur-


su dört parçaya böldü.


- Bu sizin, dedi parçalardan birini kesise


vererek.


Seyyahlara karsi gösterdiginiz cömertlik için.


- Benim cömertligimin çok ötesine giden bir


sükran


ifadesi, dedi kesis.


- Böyle konusmayiniz. Hayat söylediklerinizi


duya- bilir ve gelecek sefere daha azim verebilir.


Sonra delikanlinin yanina geldi Simyaci.


- Bu da senin. Muhariplerin reisinin elinde kalan


alti-


ninin karsiligi olarak.


Delikanli, Simyaci'nm verdigi çitinin kendi


altinindan


daha fazla oldugunu söyleyecekti ki onun, biraz önce


kesi-


se söylediklerini animsadi ve hiçbir sey söylemedi.


- Bu da benim, dedi Simyaci. Çölü geçerek geri


dön-


mek zorundayim ve kabileler arasindaki savas hâlâ


devam


ediyor.


Simyaci dördüncü parçayi da kesise verdi.


- Bu parça da bu çocuk için. Ihtiyaci olacak


olursa.


- Ama ben hazinemi arayacagim, dedi


delikanli. Sim-


dI çok yaklastim.


- Eminim ki bulacaksin, dedi Simyaci.


- Peki bu ikinci parçayi neden veriyorsunuz?


- Çünkü, yolculugun sirasinda kazandigin


paralari


iki kez yitirdin: Birini hirsiz, ötekini muhariplerin reisi al- di. Ben, ülkesinin atasözlerine inwan yasli ve bosinançli


bir Arap'im: 'Bir kere olan bir daha asla tekrarlamaz. Am-



15


5



ma ve lâkin iki kere olan mutlaka üçüncü defa da olacak-


tir.'


Atlarina bindiler.



- Düsler hakkinda sana bir hikâye anlatmak


istiyor-


dum, dedi Simyaci.


Delikanli atini yaklastirdi.


- Eski Roma'da, Imparator Tiberius zamaninda


çok


iyi yürekli bir adam yasiyormus, adamin iki oglu varmis:


Ogullarindan biri askere alinmis ve Imparatorlugun en


uzak eyaletlerinden birine gönderilmis. Öteki ogul bir sa-


irmis ve yazdigi güzel siirlerle Roma'yi büyülüyörmüs.


Baba bir gece bir düs görmüs. Bir melek görünüp


ogullarindan birinin sözlerinin ünlenecegini ve bütün dün-


yada gelecek kusaklar tarafindan tekrarlanacagini söyle- mis. Hayat kendisine karsi cömert davrandigi ve bütün


ba-


balarin içini gururla dolduracak bazi seyler kendisine


zahir


oldugu için yasli adam sevinç g :yaslari içinde uyanmis.


Kisa bir süre sonra bir arabanin tekerleri altinda


kalip


ezilmek üzere olan bir çocugu kurtarirken ölmüs yasli


adam. Bir ömür boyu onurlu ve dürüst davranmis oldugu


için de dogruca cennete gitmis ve orada da düsüne giren


melege rastlamis.


"Iyi bir insandin,' demis ona melek. 'Sevgi içinde


yasa-


din ve onurlu bir sekilde öldün. Bugün herhangi bir dilegi-


ni yerine getirebilirim.'


"Hayat d >ana karsi iyi davrandi,* diye yanitlamis


yasli adam. "Düsüme girdigin zaman, bütün çabalarimin


aklanmis oldugunu anladim. Çünkü oglumun siirleri


gele-


cek yüzyillarda insanlarin belleginde kalacaklar. Kendim


için herhangi bir dilegim yok; ama çocukken baktigi, deli-


kanliyken egittigi evladinin ünlenmesinden her baba


gurur


duyar. Uzak gelecekte, oglumun sözlerini duymak ister-


dim.'


Melek, ihtiyarin omzuna dokunmus ve ikisi birlikte


bir uzak gelecege gitmisler. Karsilarina uçsuz bucaksiz


bir



156



meydan çikmis ve bu meydanda insanlar garip bir dil ko-


nusuyorlarmis.


Yasli adam sevinçten aghyormus.


"Oglumun siirlerinin güzel ve ölümsüz oldugunu


bili-


yordum/ demis melege. 'Bu insanlarin oglumun siirlerin-


den hangisini okuduklarini söyler misiniz bana?'


Melek, bunun üzerine adama kibar bir sekilde


yaklas-


mis ve birlikte, o büyük alandaki siralardan birine otur-


muslar.


"Sair oglunun siirleri, Roma'da halk tarafindan çok


se-


viliyordu,' demis melek. "Herkes bu siirleri sevip haz ali-


yordu. Ama Tiberius döneminden sonra unutuldu bu siir-


ler. Bu insanlarin tekrarladigi sözler öteki oglunun, aske-


rin sözleri.*


Ihtiyar, Melege sasirarak bakmis. "Oglun askerlik hizmeti için uzak bir eyalete gitmis


ve orada yüzbasi olmustu. O da iyi ve dürüst bir insandi.


Bir aksam hizmetkârlarindan biri hastalandi ve ölümün


esigine geldi. Oglun bu sirada, hastalari iyilestiren bir ha-


hamdan söz edildigini duymus ve günlerce onu aramis.


Ül-


keyi dolasirken, aradigi kisinin Tanri'mn oglu oldugunu


ögrenmis. Onun tarafindan iyilestirilmis baska insanlara


rastlamis ve onun düsüncelerini ögrenmis ve bir Romali


yüzbasi olarak onun dinini kabul etmis. Sonunda bir sa-


bah Haham'm yanma varmis.


"Ona hizmetkârlarindan birinin hastalandigini


anlat-


mis. Ve Haham onunla birlikte evine gitmeye hazir oldu-


gunu bildirmis. Ama yüzbasi bir inanç sahibi oldugu için,


çevrede bulunan insanlar ayaga kalkarken, Hahamin göz-


lerinin içine bakinca, gerçekten de Tanri'nin Oglu'nun


huzurunda bulundugunu anlamis.


*Bu sözler senin oglunun sözleri,' demis Melek


yasli


adama. O sirada Hahama söyledigi ve bir daha


unutulma-,


yan sözler: Ya Rab, benim degerim yok ki damin altina


gire- sin; fakat ancak bir söz söyle, hizmetçim iyI olur.y



Simyaci atini sürdü.


- Kim ve ne olursa olsun, dedi, yeryüzünde her


in-


san, her zaman, dünya tarihinde basrolü oynar. Ve dogal


olarak o bilmez bunu.


Delikanli gülümsedi. Hayatin, bir çoban için bu


kadar


önemli olabilecegini hiç düsünmemisti.


- Elveda, dedi Simyaci.


- Elveda, diye yanitladi delikanli.


158




YÜREGININ SÖYLEDIKLERINI DIKKATLE


dinlemeye çalisarak, iki buçuk saat çölde yol aldi.


Hazine-


sinin gizli oldugu yeri ona yüregi söyleyecekti.


"Hazinen neredeyse yüregin de orada olücik,"


demisti


Simyaci.


Ama yüregi baska seyler anlatip duruyordu. Iki


kez


gördügü bir düsün izinden gitmek için koyunlarindan ay- rilan bir çobanin öyküsünü gururla anlatiyordu. Kisisel


Menkibe'den, ayni seyi yapmis, uzak topraklan ya da ka-


dinlari aramaya çikmis, çaginin insanlariyla, onlarin dü-


sünceleri ve önyargilariyla çarpismis insanlardan söz


edi-


yordu. Yol boyunca, bulgulardan, kitaplardan, büyük kar-


gasalardan söz etti.


Bir kumula tirmanmaya hazirlanirken iste tam o


an-


da, yüregi kulagina fisildadi: "Aglayacagin yere iyi dikkat


et; çünkü ben oradayim ve hazinen de oradadir."


Kumulu agir agir tirmanmaya basladi. Yildizlarla


dolu


gökyüzü yeniden dolunayla aydinlanmisti: Simyaci ile bir-


likte tam bir ay çölde yolculuk yapmislardi. Ayisigi, ku-


mulu da aydinlatiyordu,* yarattigi gölge oyunu, çöle


dalgali


bir deniz görünümü veriyor ve delikanliya, atinin dizgin-


lerini birakip Simyaciya, onun bekledigi isareti verdigi gü-


nü animsatiyordu. Ayisigi, çölün sessizligini sariyor ve


ha-


zinelerini arayan insanlarin yolunu aydinlatiyordu.


Birkaç dakika sonra kumulun tepesine ulasinca


yüregi


hopladi. Dolunay ve çölün beyazliginin aydinlattigi Pira-


mitler bütün görkemiyle karsisinda yükseliyorlardi. Dizüstü düsüp agladi. Kisisel Menkibe'sine


inanmis


oldugu, bir gün bir krala, daha sonra da bir tüccara, bir


In-


giliz'e, bir Simyaciya rastladigi için Tanri'ya sükrediyor-



15


9



du. Ve hepsinden önemlisi, Ask'in, bir erkegi Kisisel Men-


kibe'sinden asla uzaklastiramadigini kendisine anlatan


bir


Çöl kadinina rastlamis oldugu için Tanri'ya sükrediyordu.


Piramitlerin geçmis yüzyillari, asagida,


ayakuçlarmda


duran insani yukaridan seyrediyorlardi. Isteseydi, simdi


Vaha'ya geri dönüp Fatima ile evlenebilir ve basit bir ko-


yun çobani olarak yasardi. Çünkü Evrenin Dili'ni bilmesi-


ne ve kursunu altina çevirmeyi bilmesine karsin, çölde


ya-


siyordu Simyaci. Bilim ve sanatini kimseye kanitlamak


zo-


runda degildi. Kisisel Menkibe'sine dogru yol alirken, bil- mesi gereken her seyi ögrenmis ve yasamayi hayal ettigi


her seyi yasamisti.


Ama iste hazinesine ulasmisti ve bir girisim,


ancak


amacina ulastiginda sona erebilirdi. Kumulun tepesinde


ag-


lamisti. Yere bakti, gözyaslarinin düstügü yerde bir bok-


böcegi dolasiyordu. Çölde yasadigi süre içinde


bokböcek-


lerinin, Misir'da Tanri'nin simgesi sayildiklarini ögrenmis-


ti.


Bu da bir isaretti. Bunun üzerine Billûriye


Tüccarini


animsayarak kumlari kazmaya koyuldu: Bir ömür boyu


taslari üst üste yigsa da hiç kimse bahçesine piramit


dikme-


yi basaramazdi.



Belirtilen yeri bütün gece kazdi, ama hiçbir sey


bula-


madi. Piramitlerin tepesinden onu seyrediyordu yüzyillar.


Ama o vazgeçmiyordu. Kaziyordu, kazdigi kumlan


çuku-


ra geri yollayan rüzgâra karsi savasarak durmadan


kaziyor-


du. Kollan yorulmustu, ellerinde yaralar açilmisti, ama yüregine inanci sürüyordu. Ve yüregi ona gözyaslarinin


düstügü yeri kazmasini söylemisti.


Birkaç tasi yerinden sökmeye çalisirken, birden


ayak


sesleri duydu. Birkaç adam gelmisti. Ayisigi arkadan vur-


dugu için ne yüzlerini, ne de gözlerini görebiliyordu.


- Ne yapiyorsun orada? diye sordu gelenlerden


biri.


Delikanli yanitlamadi. Ama korkmustu. Simdi


top-


raktan bir hazine çikarmasi gerekiyordu, bu nedenden


do-


lay, korkmustu.



160




- Biz savas mui reci I eriyiz, dedi bir baskasi.


Oraya ne


sakladigini bilmemiz gerekiyor Para gerekli bize.


- Bir sey gizlemiyorum, diye yanitladi delikanli.


Ama adamlardan biri kolundan tutup çukurdan


çikar-


di onu Bir baskasi üzerini aramaya koyuldu. Ve


sonunda reb irideki ait!n parçami buUular.


- Altini var, dedi saldirganlardan biri,


Ayisigi, üzerini arayan adamin yüzünü aydinlatti


ve


bu gözlerde ölümü gördü delikanli.


- Topraga bâ$ka altin saklamis olmali, dedi bir


baska-


si.


Bunun üzerine topragi kazmaya zorladilar onu.


So-


nuç olarak hiçbir sey bulamadigi için dövmeye basladilar


delikanliyi. Günesin ilk isiklari belirinceye kadar uzun


uzun dövdüler onu. Giysileri lime lime olmustu, ölümün


yaklastigini hissediyordu.


"Oleceksen, para r"e ise yarar? Paranin insani


ölüm-


den kurtardigi pek az görülmüstür," Böyle demisti Simya-


ci,


Ve yedigi yumruklarla sismis, yarali agziyla, Misir


Pi-


ramitlerinin yakinlarina gömülmüs hazineyi iki kez dü-


sünde gördügünü anlatti saldirganlara.


Reisleri oldugu izlenimi uyandiran adam uzun


süre


dûjündü. Sonra adamlarindan biriyle konustu.


- Adami birakabiliriz. Baska bir seyi yok. Bu altini


da çalmis olmali.


Delikanli yüzüstü kuma kapaklandi. Haydutlarin


re-


isi arkadaslarina bakiyordu. Ama delikanlinin gözleri Pra-


mitîerin bulundugu yöne bakiyordu.


- Haydi gidelim, dedi haydutlarin reisi


arkadaslarina.


Sonra delikanliya dönüp:


- Ölmeyeceksin, dedi. Yasayacaksin ve


inhanin bu


kadar budala olmaya hakki olmadigini da ögreneceksin.


Simdi senin bulundugun yerde, bundan iki yil kadar önce,


üst üste ayni düsü gördüm. Düsümde Ispanya'ya


gitmem"


çobanlarin koyuniariyla birlikte içinde uyuduklari, ayin



Simyaci Î6Ü/31



esyalarinin konuldugu, yerde büyümüs bir firavuninciri


bulunan yikik bir köy kilisesi aramam gerektigini görü-


yordum; ve bu firavunincirinin dibini kazarsam gizli bir


hazine bulacakmisim. Ama sadece ayni düsü iki kez


gör- dügüm için çölü geçecek kadar budala degilim ben.


Sonra yürüyüp gitti.


Delikanli güçlükle dogruldu ve bir kez daha


Piramit-


lere bakti. Piramitler ona gülümsediler ve o da yüregi ne-


seyle dolu gülümsedi onlara.


Hazinesini bulmustu.



Sondeyis




DELIKANLININ ADI SANTIAGO IDI.


AKSAM


olmak üzereyken, terk edilmis küçük kiliseye geldi. Ayin


esyalarinin konuldugu yerde büyümüs bir firavuninciri


vardi hâlâ ve yari yikik çatisindan hâlâ yildizlar görülebili-


yordu. Birinde buraya koyunlariyla birlikte gelmis ve düs


görmesiüJn disinda sakin bir gece geçirmis oldugunu


anim-


sadi.


Simdi yaninda sürüsi yoktu. Ama elinde bir kürek


vardi.


Uzun süre gökyüzüne bakti. Sonra heybesinden


bir


sarap sisesi çikardi ve sarap içti. Çölde yildizlara bakip, Simyaci ile sarap içtigi günü animsadi. Geçtigi bütün


yolla-


ri ve Tanri'nm kendisine hazinenin bulundugu yeri göster-


mek için seçtigi tuhaf yöntemi düsündü. Üst üste gördügü


düslere inanmasaydi, Çingeneye, krala, hirsiza rastîama-


saydi... "Dogrusu uzun bir liste; ama yol boyunca isaretler


vardi ve yanilmam olanaksizdi/ diye düsündü.


Farkina varmadan uykuya daldi. Uyandiginda


günes


çoktan yükselmisti. Hemen firavunincirinin dibini kazma-


ya basladi. 'Yasli büyücü/ dedi kendi kendine, *her seyi


bal gibi biliyordun. Bu kiliseye geri dönebilmem için biraz


altin bile biraktin.' Paçavralar içinde geri döndügümü gö-


rünce katila katila güldü kesis. 'Sanki bunlardan


esirgeye-


mez miydin beni?'


Rüzgârin kendisini yanitladigini duydu: "Hayir.


Sana


bunu söyleseydim, Piramitleri görmeyecektin. Piramitler


;ok güzel, öyle degil mi sence?"


Simyacinin sesiydi bu. Gülümsedi ve kazmaya


koyul-


lu. Yarim saat sonra sert bir seye çarpti kürek. Bir saat


onra önünde eski Ispanyol altin parasiyla dolu bir


sandik 16


5



vardi. Ayrica degerli taslar, kirmizi ve beyaz tüylerle


süslü


altin maskeler, pirlanta islemeli degerli taslardan yapilmis


putlar vardi. Ülkenin uzun süredir artik animsamadigi ve


fatihin/çocuklarina ve torunlarina anlatmayi unuttugu bîr


fethin kalintilari.


Heybesinden Urim ile Tummim'i çikardi. Taslari


an-


cak bir kez kullanmisti, bir sabah, bir çarsida. Hayatinda


ve yolu üzerinde bir yigin isaretler vardi.


Urim ile Tummim'i altin sandigina koydu. Bir


daha


hiç rastlamadigi yasli krali animsattiklari için bu iki tas da


hazinesinln parçasiydilar.


'Gerçekten kendi kisisel Menkibe'sini yasayan


kimseye


karsi hayat cömerttir,' diye dusundu.


Ve bunun üzerine Tarifa'ya gitmesi ve butun


bunla-


rin onda birini Çingene kadina vermesi gerektigini anim- sadi. 'Çingeneler nasil da kurnaz oluyorlar!* dedi kendi


kendine. 'Belki de çok yolculuk ettikleri için.'


Derken rüzgâr esmeye basladi. Gündogusuydu


esen,


Afrika'dan gelen rüzgâr. Ne çölün kokusunu, ne de Mag-


riplilerin istila tehditini getirmisti.


Bunun yerine çok iyi tanidigi bir kokuyu ve


usulca


gelip dudaklarina konan bir öpücügün miriltisini getiri-


yordu.


Gülümsedi. Ilk kez böyle bir sey yapiyordu genç


kiz.


- Geliyorum Fatima, dedi. Geliyorum.


166



two page view?

Advertisement



Share "Simyacı":

Download for all devices (124 KB)